yazılı basından köşe yazıları
Bölüm Yetkilileri: Bölüm Sorumluları, Bölüm Yöneticileri, aLuzAiv', puspus, VivaLaVida
Yeni Başlık Gönder Cevap Gönder 1. sayfa (Toplam 9 sayfa) [Bu başlıkta 90 mesaj bulunuyor] « Önceki başlıkSonraki başlık »

Sayfa::  1 ...
 Yazar  Mesaj
İdris-Abi



Kayıt: 27.03.2005
Üye No: 3,006
Şehir: İstanbul
Offline




Açıklama: paylaşın--katılın
Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Sal Oca 03, 2006 11:56 pm Mesaj: #1

uzun zamandır hoşuma giden köşe yazılarını keser ve bir klasörde toplarım .

sizlerinde beğendiğiniz yazıları paylaşacağımız bir başlık

olsun dedim. farklı konular olabilir .... hem yazarlarımızı tanıma fırsatını

buluruz hemde güncel olayları kolaylıkla yakalayabiliriz diye düşündüm ......

başlayalım bakalım .....



GİZLİ EL



Dünkü manzarayı gördünüz.

Şişli'de bir mahkeme binası, yağmur altında bekleyen gazeteciler, televizyon kameraları, Avrupa Birliği'nden temsilciler ve dünya basınında sunulan

'Düşünceyi yargılayan çağ dışı bir ülke' imajıyla Türkiye.

Bütün bunlara ne gerek vardı?

Eğer bu davayı durduracak idiyseniz (ki doğrusu buydu), niçin geç kaldınız?

Sanki gizli bir el Türkiye'nin AB'ye girmesine karşı olan çevrelere ve

Türkiye aleyhinde propaganda yapanlara yardım ediyor.

Onlar için çalışıyor.

Onlara görüntü ve malzeme hazırlıyor.



***


Orhan Pamuk davasının bitiminde Şişli Adliyesi'nde olaylar çıktı. Orhan Pamuk aleyhine sloganlar atıldı, bindiği otomobil durdurulup taşlandı.

Dünyada milyarlarca kişi Türkiye'de yapılan bu gösterileri ve saldırıları televizyonda izledi.

Ne yazık ki bu olumsuz görüntüleri insanların kafalarından silmek çok zor olacak.

Yücel Aşkın davasında yaşanan hayal kırıklığı ve bu davada olanlar Türkiye'nin imajına ve saygınlığına çok büyük zarar verdi.

Orhan Pamuk davası bize kimin gerçekten ülke çıkarlarına hizmet ettiğini bir kez daha düşündürmeli.


***


Son birkaç aydır yazıyla, sözle, önergeyle ne kadar mücadele ettiğimi hatırlıyorum da içim acıyor.

Geçen ay TBMM'de İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ile sohbet ederken "Sayın Bakan" demiştim, "Orhan Pamuk davası Türkiye'nin uygarlık ve demokatikleşme sınavı haline geldi. İş işten geçmeden hükümet olarak bu konuya eğilmeniz yerinde olur".

Daha sonra Adalet Bakanı Cemil Çiçek'le görüşmelerimde de bu düşüncelerimi aktardım. "Bu davayı durdurarak Türkiye'ye büyük bir iyilik yapmış olacaksınız" diyerek konunun önemini vurguladım.

Ayrıca Başbakan'ın danışmanıyla da bu konuyu defalarca görüştüm.

Ve bağımsız bir milletvekili olarak, rahatlıkla kabul edebilecekleri bir 301. madde değişiklik önergesi verdim.

Fakat o zamandan beri bu konuda olumlu hiçbir gelişme olmadı.

Sonunda dünya basınına geniş bir biçimde yansıyan dünkü manzaralar ortaya çıktı.

Türkiye boşu boşuna Avrupa Birliği'nden gelen sert açıklamaları dinlemek zorunda kaldı. AB yetkililerinin uyarılarından sonra dünya basınının, gözlemcilerin gözü önünde davayı durdurdu.

Keşke daha önce harekete geçilseydi de Türkiye bu duruma düşmeseydi.

Dava 7 Şubat'a ertelenmiş. Yani dünya basınında Türkiye'nin kötü bir imajla, geniş bir biçimde yer alması için yeni bir fırsat çıktı.

Benim hükümete tavsiyem bu fırsatı kaçırmamaları. (Belki bu sefer dediklerimin tersini yaparlar.)

Bu arada Turizm Bakanlığı Türkiye'nin tanıtımı için milyonlarca dolar harcayarak iki parçalı afişler hazırlatmış.

Bu konuda bir önerim var. Afişin üstüne kalem, altına da demir parmaklık görüntüleri koysunlar.

Dünya basını bunu nasıl olsa bedava yayınlar.





----------------------------------------------------------------------------------------



Her şey dünyada




Cerrahpaşa hastanesi civarında bir eczane. Eczanenin sahibi bir çocuk annesi, hayatı erkenden sırtlamak zorunda kaldığından bir parça yorgun, ama sorumluluk duygusu kendini koruma güdüsünün önüne geçmiş bir hanım. Eşi gazeteci. Eczanede dar gelirli hastalara o kadar çok yardım ediliyor ki, gazeteci eş tazminatını çekip eczanenin temel giderlerini karşılıyor.

1983 yılında bir gece vakti, eczaneye hastahaneden bir telefon geliyor.

Trafik kazasında ölen bir gencin organlarının bağışlandığı söyleniyor... Böbrek nakli için sırada bekleyen iki hasta var... Nakil için gerekli ilaçların iki saat içinde bulunması lazım.

Ancak liste o kadar uzun ve ilaçlar öyle pahalı ki... Diyelim, bugünün parasıyla 20 milyar lira. Oysa hastalardan birinde bugünün parasıyla 300 milyon lira var.

Zaman dar, para yok!

Eczacı hanım gazeteci eşine telefon açıyor. Ya bu ilaçları verirler, hastalar ameliyata girer ama borçlarını ödemeyebilirler. Ya da ilaçları verirler, hastalar ameliyat olur, geç de olsa öderler borçlarını.

Gazeteci eş "seni tanıyorum" diyor karısına; "eğer kararlıysan tereddüt etme, ver ilaçları. Ödemezlerse de bir yolunu buluruz elbet. Satarız bir şeyler. İçin rahat etsin."

O gece iki hastanın da ilaçları (eczacı hanımda olmayanlar da başka eczanelerden alınarak) temin ediliyor ve nakil yapılıyor.

Bir hafta sonra ilaçların parasını getirip teşekkür ediyor hastalar. Birinin elinde bir demet çiçek, biri çiçeksiz...

Karı kocaysa bu olayı unutuyor zaman içinde...



***

2004'te, bir gece vakti geliyor kötü haber. Torunlarının anne karnındaki gelişiminde bir sorun var. İncelemeler, bebeğin bir böbreğinin aşırı büyüdüğünü gösteriyor. Doktorlar kontrol altına alıyor anneyi ve bebeği. Doğumundan altı ay sonra bebeğin bir böbreğinin çalışmadığı çıkıyor ortaya. Acilen ameliyat gerekiyor. Anneanne ve dede binlerce kilometre uzakta. Gitmek isteseler de bebeğin anne ve babası engel oluyor. Kim bilir hangi endişelerle.

Torunun ameliyatı başlayıp bitene kadar ömürlerinden ömür eksiliyor.

Çok başarlı geçen ameliyatın sonunda zeytin tanesi bebeğin sağlığı da, böbreği de kurtarılıyor.


***

Bir akşam yemeği sonrası "unutma, her şey dünyada. İyilik de kötülük de karşılığını biz buradan gitmeden bulur..." cümlesi etrafında dönüyordu sohbet.

Peki her şeyin bir karşılığı varsa, karşımıza çıkan haksızlıkların sebebi neydi?

Adı üzerinde "haksızlık" yani..

Uzun uzun konuşuldu. Hayatın sürprizlerine hazırlıklı olunmalıydı.

İyi ya da kötü. Haksızlıkların pek çoğu sınava dönüşüyordu nihayetinde. Sınavda ne yaptığındı önemli olan.


***

İşte masanın büyükleri bize bunları anlatırken birden o 1983 yılını anımsadılar. Sonra bu somut örneğin ne kadar sağlam olduğunu fark ettiler. O uzun ve karanlık geceyi bir kez daha yaşadılar. Torunlarının fotoğrafına bir daha baktılar. Sonra biz "gençlere" dönüp şöyle dediler:

"İlahi adalete inancınızından bir an bile vazgeçmeyin. Bir an bile tereddüt etmeyin. Bazen canınız yanabilir. Bazen şaşırabilirsiniz olup bitene. Ama şaşırmayın. Mutlaka bir sebebi olduğunu göreceksiniz..."

Gecenin sonunda, ışıklar içindeki şehre bakarak bütün bu konuşulanları düşündüm, bir kez daha...

Bir sebebi olmalıydı yaşadığımız her şeyin...

Her şey dünya üzerinde...

İyilik de kötülük de...

Yaşayıp göreceğiz...


İclal Aydın ' dan ......





---------------------------------------------------------------------------------------


birazda ekonomi ......


Asaf Savaş Akat (25.12.2005)



Farklı görüşler




Bir yılın daha sonu gözüktü. Zaman su gibi akıyor. Günlük kavgalar ve heyecanlar bütün enerjimizi emiyor. Ama sonradan büyük bölümü bir iz bile bırakmadan yok oluyor. Yerlerini başka sorunlar alıyor.

IMF destekli enflasyonla mücadele programı uygulamaya Aralık 1999'da girmişti. Böylece altıncı yılını dolduruyor. İki ay sonra Şubat krizinin beşinci yıldönümü geliyor. İnsan gayri ihtiyari "o kadar oldu mu!" diyor.

Bir süredir konjonktür analizine yoğunlaştım. Bugün daha genel düzeyde bir değerlendirme yapmak istiyorum. Orta-uzun vadeyi kapsayan bir soruyu cevaplandırmak istiyorum. Türkiye ekonomisi bu dönemde ne kadar yol katetti?

Gene karamsar-iyimser
Soruyu başka türlü soralım. Türkiye ekonomisi 2005 sonu itibarıyla enflasyonla mücadele programının başladığı 1999'dan daha iyi bir yerde midir? Bu soruya "hayır, daha kötüdür" diyen ağır karamsarların varlığı biliniyor.

Bu görüşe hiç ama hiç katılmıyorum. Son altı yılda Türkiye pek çok alanda inanılmaz yol aldı. Toplum büyük fedakarlık yaptı. Karşılığında da önemli kazanımlar elde edildi. Ekonomi köklü bir yapısal değişim geçirdi.

Bu dönüşümün kanıtları ortadadır. Kamu açığının milli gelire oranı bu yıl ABD, Almanya, Fransa, vs. pek çok gelişmiş ülkenin altına indi. Kamu borcu nominal düşüşe geçti. Yıllık tüketici enflasyonu bir buçuk yıldır tek haneli seyrediyor. Daha ne olsun!

Öbür uçta ebedi iyimserler yer alıyor. Onlara göre hem yapısal dönüşüm hem de konjonktür iyi yönetildi. Para politikasında hata yapılmadı. Dış açıkta ve aşırı değerli TL'de risk yok Doğallıkla bu iyimserlik geleceğe de yansıtılıyor.

Bu görüşü de benimsemiyorum. Yapısal dönüşümde gerçekleşen başarıyı kabul ediyorum. Ama konjonktürün yönetimi ve özellikle para politikası konusunda çok farklı düşünüyorum. Dolay ısı ile gelecek senaryolarında da ayrışıyorum.

Grinin tonları
Siyah-beyaz gibi iki uç tavrı kendi gri pozisyonumuzla karşılaştırdık. Doğal olarak gerçek yaşamda grinin başka tonlarına da rastlanıyor. Bunlardan birine kısaca değinelim.

Bir kesim 2001 krizi sonrasında özellikle dalgalı kur rejimine karşı çıktı. Sistematik olarak çok karamsar senaryolar yazdılar. "Yürümez, batar" dediler. Ama son dönemde iyimser takıma transfer oldular.

İlginç buluyorum çünkü benim tam zıttım oluyor. Yapısal dönüşümü yetersiz buluyorlar. Buna karşılık para politikasını, yani yüksek faizleri ve sonucunda oluşan aşırı değerli TL'yi çok beğeniyorlar. Büyümenin ancak dış kaynakla gerçekleşebileceğini savunuyorlar.

İktisatçı sayısı kadar farklı görüş olduğu hep söylenir. Doğrudur. Ona rağmen yukarıdaki dört ana görüşün yelpazenin çok büyük bölümünü kapsadığını sanıyorum.......

okunması gerekir diye paylaştım ...



-----------------------------------------------------------------------------------------


Çünkü severseniz kötü kadın olursunuz...


Kız iki dil biliyormuş, Fransa'da doğup büyümüş. Türkiye'ye ilk geldiğinde âşık olmuş bir adama. Ama adam lise mezunuymuş. "Olsun, ne önemi var?" demiş kız. Evlenmişler. Adam ticaretle uğraşıyormuş ve işler yolundaymış. Arada bir yapüğı hırçınlıklara ve artığı tokatlara göz yumuyormuş genç kız. Çünkü seviyormuş kocasını. Bir de oğlu olmuş
Kız iki dil biliyormuş, Fransa'da doğup büyümüş. Türkiye'ye ilk geldiğinde âşık olmuş bir adama. Ama adam lise mezunuymuş. "Olsun, ne önemi var?" demiş kız. Evlenmişler. Adam ticaretle uğraşıyormuş ve işler yolundaymış. Arada bir yapüğı hırçınlıklara ve artığı tokatlara göz yumuyormuş genç kız. Çünkü seviyormuş kocasını. Bir de oğlu olmuş.

Zaman içinde yediği dayakların şiddeti arünca evi terk etmiş kız. Fransa'ya ailesinin yanına dönmek istemiş. Ama adam engel olmuş. Tekrar biraraya gelmişler. Adamın işleri bozulmuş o ara. Kız da çalışmaya başlamış, iki dil bilen, Fransa'da ekonomi okumuş biri olarak iyi de bir iş bulmuş.

Ama mutsuzluk o kadar büyükmüş ki kız çocuğunu da alıp evden aynlmış. Kendine küçük bir ev tutmuş. Adam önce yalvararak, sonra ağlayarak, sonra da döve döve kızı kendi evine geri döndürmüş. Kız bir daha denemeyi mecburen kabul etmiş.

Derken hikaye burada çatırdamaya başlamış çünkü kız bir gün çalıştığı şirketin müdür yardımcısının ne güzel güldüğünü fark etmiş.

Sonra gazete bile okumayan, bütün günü dışarıda "para kovalayarak" geçirdiğini söyleyen, eve 22.00'den önce dönmeyen, bütün gece sabah kadar salonda yayılıp film seyreden, seyrederken tükettiği fındık fıstığın kabuğunu halıya, içtiği sigaraların izmaritini su bardağına bırakan; asla dişini fırçalamayan, ayda yılda bir uğradığı yatakta aceleci ve başansız olan, tembel, amaçsız, uykucu kocasını düşünmüş...

Onu neden sevdiğini, ne zaman böyle bir adama dönüştüğünü, bu çocuğu niye doğurduğunu düşünmüş ardından...

Kendi geleceğinin ne kadar karanlık olduğu da görünüyormuş bu düşüncelerin arasında...

Korkmuş.
Olabileceklerden yani...
Korktuğu başına gelmiş.


***

Kız ve şirketin müdürü âşık olmuşlar birbirlerine...

Öğlen yemekleri uzun olsun dilemişler. Mesajlaşmaya başlamışlar. Adam da mutsuzmuş zaten. Boşanmak işitiyor ama bir türlü kansına anlatamıyormuş bunu. Oysa dürüst davranıyormuş kansına. "Seni sevmiyorum. Başkasına ilgi duyuyorum. Bırak gideyim" diyormuş. Ama karısı "Nasılsa döneceksin bu eve, ben göz yumarım başkasıyla gönül eğlendirmene" diyormuş... Adam bunu arkadaşlarına anlattığında "Süper" diyormuş arkadaşları "keşke bizim de böyle bir karımız olsa"

Sonunda adam ikna etmiş karısını. Kansına bir ev tutulmuş ve boşanma davası açılmış.

Hikayenin diğer kahramanı kızımız ise bu evliliği nasıl bitireceğini düşünüyormuş kara kara.

Derken bir gece...


***

Şirketin müdürü karısının evi boşalttığı gün erkenden eve gelmiş. Kapıdan girmeden önce de mesaj atmış sevdiği kadına. "Her şey güzel olacak söz veriyorum" diye. Sonra banyoya girmiş. Oysa kansı ışıklan kapalı olan mutfakta oturuyormuş. Adam banyodayken cep telefonundan mesajın hangi numaraya gittiğini öğrenmiş. O gece numaranın kime ait olduğunu öğrenen eş ev telefonunu ve adresini bulmakta da zorlanmamış. Sabaha karşı evi aramış ve kızımızın kocasını istemiş telefona. Sonra da "kocam senin o... karın yüzünden boşuyor beni" diye başlamış anlatmaya. Adam kızı bir sandalyeye bağlamış. Uyumakta olan oğlunu uyandırmış.

Karşısına oturtmuş ve "senin annen bir o... oğlum" diyerek oğlunun gözleri önünde dövmeye başlamış annesini. Ertesi sabah karısının çalıştığı şirkete gidip herkese bağıra çağıra anlatmış hikayeyi.


***

Sonra ne mi olmuş?
Kansı tarafından aldatıldığını herkese ilan eden koca kızın elinden çocuğu, parasını, eşyalarını, elbiselerini almış ve herkese hikayesini anlatmaya devam ediyormuş.

Müdür şirkette kalmış ve karısı ile barışmış.

Kız çalıştığı şirketin Mersin şubesine tayin edilmiş. Beş parasız, çocuğundan uzakta, çeşitli yöntemlerle defalarca cezalandırılmış...


***

Şimdi eğer bu hikayede kız bir başkasını sevmeseydi yediği dayaklar ve sonsuz mutsuzluğu yüzünden hep acınan kişi olacakti ve muhtemelen bir gün yaş. bir şekilde son verecekti.

Oysa hâlâ ölmedi kız..
Bu sebeplerden dolayı (umarım) ölmeyecek de... Devam edecek yaşamaya. Bana bunu anlatan arkadaşım "Para topluyoruz aramızda çünkü oraya gittiğinde bir ev tutacak. Ama bazıları buna yanaşmıyor. Bedeli neyse ödesin diyor" dedi..

Bedeli neyse ödesin!...
Sizce kadınlar daha ne kadar bedel ödeyecek...
Sevdikleri için yani...

Bir teşekkür yazısı
Sulhi Dölek gitti...
Her akşam soruyordu arkadaşım kızına "Nasıl, iyi mi?.."

Sonra gazetede gördüm sabah erken vakit.

"Gitmiş" dedim...
Beklenen olmuş gibi...
Bize yazılanı okumayı sevdiren isimlerdi onlar.

Milliyet Çocuk Dergisi'nde ezbere alınmış isimlerden biriydi. Öyküleri gözümü kamaştır, yaşartır babamın gözünü kamaştırmak için onu taklit eden küçücük öykücükler yazardım. İlkokul öğretmenimin adı kadar önemle asılıydı adı hafızamda. Gittiğinde içim cız etti...

Gecikmiş bir teşekkür ama...

Ben bana bıraktığı her satır için minnettarım Sulhi amcaya...

Bana okumayı sevdirdiği için... Eli kalemi bırakmadığı için...

Büyük yaşıma da çocuk yıllarımın ışıltısında kahramanlar bıraktığı için...Güle güle git Sulhi amca...


11.11.2005 İclal Aydın




---------------------------------------------------------------------------------------


Van'ın 3 bin yıllık keçisini kim korumaya aldı?




Fotoğrafın bu tarafını da görmek vicdan borcudur. Ayrıca herkesin bilgisi olsun. Üzerinde yeniden düşünsün.

Van'ı bilir misiniz?

Gitmişliğiniz var mı?

Buhar.

Buz.

Ve su.

Van'da birbirine, her yerde olduğundan daha yakındır. Van'da buhar ve buzu anlamak için suyu incelemek gerekir. Yoksulluğu anlamak için de bu yakınlığı bilmek gerekir. Doğayı inceleyerek görürsün ki, "Van'da yoksulluk kader" değildir. Kalkınma denilen sihirli kaldıraç bilimsel bir ışıkla desteklenirse yoksulluk, zenginliğe dönüşüyor.

Yoksulluk yok edilebilir mi?

Zenginliğe nasıl dönüşür?

Bu doğadan, dağlardan; bu eşi az bulunur gölden, buhar, buz ve sudan bir "Van İsviçresi" nasıl yaratılabilir?



***

Van'a 92 kilometre, Van'ın ilçesi Gürpınar'a da 70 kilometre mesafedeki bu geniş yaylanın adı Norduz'dur. Buranın koyununa Norduz koyunu derler. 300 yıllık geçmişi vardır.

Koyun işte demeyin...

Ne fark eder demeyin...

Başbakan gibi eşleriyle birlikte 4 bakanını, danışmanlarını, yüksek bürokratlarını VIP uçağına, kendisiyle yakın olmak isteyenleri de THY'nin büyük uçağına doldurup, 2 uçağı da yarısı boş olarak Yeni Zelanda'ya götürüp oradaki Lincoln Üniversitesi'nin geliştirdiği "eti-sütü-yünü-yapağısı daha verimli" Yeni Zelanda koyununu seyrederken; "Keşke bizim rektörlerimiz de bu tip verimli koyun geliştirme çalışmaları yapsa" diye demeçler vermesini de atlamayın...

Bu da Van koyunu...

Norduz koyunu...

300 yıldır bu yaylada yaşıyor. Eti de, sütü de, yünü de farklı, eşsiz, bulunmaz... Ancak nesli tükeniyor. Van'ın Norduz koyununun nesli tükenmesin diye onu bilimsel ortamda korumaya almak gerekiyor.


***

Birileri çıktı.

Bilimsel birileri...

Çoğaltılmasıyla doğacak yüksek gelir "Van'ın yoksulluğunun yenilmesinde kalkınma kaldıracı olsun" diye Van'ın Norduz koyununu korumaya aldı. Hacettepe Üniversitesi'nden davet edilen Zooteknik Bölümü öğretim üyeleriydi.

Onları kim davet etti?

Tahmin edin.

Rektör Prof. Yücel Aşkın...

Hani şu; "hortumlama yaptı... Çete kurdu... Cebir ve şiddet kullandı... Fişleme yaptı... Tarihi eser kaçırdı..." diye alınıp "kaçmasın, delilleri karartmasın" düşüncesiyle hapse konulan Rektör Yücel Aşkın... Ankara'dan davet üzerine Van'a gelen bilim adamları, Norduz Yaylası'nın 3 bin yıl öncesine kadar dayanan, Urartulara kadar giden ve yay gibi yükselen boynuzlarıyla Norduz keçisini de korumaya aldılar. Yok olma sürecine giren canlı türünü yeniden çoğalma ortamına çektiler.

Herkesin bilgisi olsun.

Bu, böyle bir rektör.

Tarihi eser kaçakçılığından aklandı. Hortumculukla ilgili olarak zarara uğratıldığı söylenen Hazine, ortada hortumlanmış bir şey olmadığı için davaya müdahil bile olmuyor. Fişledi dedikleri isimler ise Jandarma'nın OHAL rutini içinde yaptığı bir liste... Bu tip listeleri savunamam, savunamayız. Ancak bu listede; "Prof. Yücel Aşkın, solcudur..." diye kendi ismi de geçiyor. Fişleme yapan adam kendi ismini ve eğilimini listeye neden koysun!

Buhar...

Buz...

Ve su...

Van'da birbirine yakın. Van'da buhar ve buzu anlamak için suyu incelemek gerekli. Rektör'ü anlamak için de onun Van'a niçin geldiğini ve yaptıklarını...



sahip olduğumuz değerlerimizi araştırıp ortaya koymalı

ve geliştirmek için sistemler üretmeliyiz ........ ve Necati Doğru' ya da teşekkürlerimle ......

sevgilerimle .....



-------------------------------------------------------------------------------------

İclal Aydın (29.12.2005)



Çok merak ediyorum




Yeni yılı bizim için güzel kılan nedir?Bilinmezlerle dolu olması belki de. Ama eski yılın da bilinmezleri yok muydu? Geçtiğimiz 365 günü düşündükçe bazı şeyleri çok esrarengiz buluyorum.

Hakikaten merak ediyorum:

Mesela, Bülent Ersoy olmasaydı kim çıkıp Deniz Baykal'a o ilginç muhalefeti yapacaktı?

Ya da Avrupa Birliği'ne tam üyelik müzakereleri başladı diye gerçekten sevindik mi, yoksa boş mu verdik bu işe hemen, aklımı kurcalıyor.

Tıpkı Adana'da bir otel odasında ölü bulunan Ata Türk'ün cenaze törenine Mehmet Ali Erbil gelecekmiş" diye gelen yaşlı teyzenin şimdi ne yaptığını merak ettiğim gibi.

Hülya Avşar'ın boşanmaya karar vermeden on dakika önce ne yaptığını da merak ediyorum sonra. Acaba yatağa uzandı ve gözlerini tavana dikip içinden hüzünlü bir şarkı söyledi mi?

Ayrıca, basının Türkiye-İsviçre maçından sonra çıkan arbedenin faturasını niye Mehmet ve Alpay'a yüklediğini de merak etmeden yapamıyor gönlüm. Bütün o gerginliği yaratan bizzat basının kendisi değilmiş gibi...

Arkadaşım Veda'nın daha ne kadar tavuk yemeyerek kendisini ve ailesini kuş gribinden koruyacağını da merak ediyorum...

Tabii başka merak ettiklerim de var:

Fatih Akın'ın Berlin'den sonra İspanya'da da "en iyi film" seçilen "Duvara Karşı"sının Türkiye'de niye gişe yapmadığını...

Orhan Pamuk'a mahkeme kapısında uçan tekme atmaya çalışanların görüntüleri televizyonda izleyince gurur duyup duymadığını...

En küçük organizasyonu bile doğru düzgün beceremezken Londra'da o muhteşem "Türkler" sergisini nasıl olup da açabildiğimiz!...

Clive Owen dururken "en iyi yardımcı erkek oyuncu" Oscar'ının hangi akla hizmet Morgan Freeman'a verildiğini...

Sahte rakı yapmanın zor olup olmadığını...

Başbakanımız'ın Penguen Dergisi hakkında açtığı davanın sonucunun ne olduğunu...

Papa öldü diye üzülecek kadar temiz kalpli olan halkımızın yerine göre de gayet şefkatsiz olmayı nasıl becerebildiğini...

68'de Paris'in kaldırım taşlarını sökenlerin geçen yıl Paris'i yakan mağripli gençleri gerçekten anlayıp anlamadığını...

Niye herkesin bir ara kafayı "Rimi Rimi Rey "e taktığını...

Ömer Kavur'u şu anda kaç kişinin gerçekten hatırladığını...

Fransa AB anayasasını reddettiği için niye o kadar anlayıp vahladığımızı...

Kazım Koyuncu'nun nasıl bizi bırakıp gidebildiğini...

Onca yıl aradan sonra Live 8 konserinde bir araya gelen Pink Floyd üyelerinin birbirleriyle hâlâ küs olup olmadığını...

Irak savaşından dönen askerleri Katrina kasırgası mağdurlarına yardım etsinler diye felâket bölgesine yönlendiren sivri zekâlının kim olduğunu...

Sharon Stone Polat'ı öperken Andy Garcia'nın neler hissettiğini...

Malatya Çocuk Esirgeme Kurumu yuvasında tam şu dakikada (evet, siz bu yazıyı okurken) neler yaşandığını...

Medyanın "kahramanca" birlik olup kılıç sallayacağı "yeni" mağdurun yeni yılda kim olacağını merak ediyorum...

Geçen yıl da merak etmiştim birçok şeyi...

Bir şey değişmedi!


--------------------------------------------------------------------------------------------
Emin ÇÖLAŞAN ecolasan@hurriyet.com.tr 30.12.2005



Derhal değiştirilsin!


BU iktidar geçtiğimiz aylarda Türk Ceza Yasası’nı kendi elleriyle değiştirdi. Getirilen 301. maddenin şimdi yakınmalara (!) konu olan ilk bölümü şöyle:

‘Türklüğü, Cumhuriyeti veya TBMM’yi alenen (açıkça) aşağılayan kişi, 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır...’

Konu Orhan Pamuk ve Hırant Dink isimli iki kişi hakkında açılan davalardan kaynaklandı. Bu iki şahıs yargılanıyor.
AB bu duruma şiddetle karşı çıkıyor.

(Pek yakında sinemamızda: Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Pamuk davasını önümüzdeki günlerde düşürecek.)

Türkiye AB’nin güdümüne girdi. Türklüğe hakaret bile ‘fikir ve ifade özgürlüğü’ olarak algılanıyor. AB hükümete bastırınca bizimkiler her zaman olduğu gibi yelkenleri suya indiriyor.

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül konuştu!

‘301 davaları Türkiye’nin imajına Geceyarısı Ekspresi filmi kadar büyük zarar veriyor. Gerekirse bu maddeyi değiştiririz.’

Bu sözleri hangi sıfatı ve yetkisiyle söylediği belli değil. Bilinen tek şey, AB’nin direktifleri doğrultusunda konuştuğu...

Ve göreceksiniz, kendi getirdikleri bu maddeyi çok yakında kendi elleriyle değiştirecekler.

Sonra ne olacak?

Türklüğe ve Cumhuriyet’e hakaret etmek suç olmaktan çıkacak!

* * *

Dikkat ediniz, her şeyi adım adım götürüyorlar. Böyle yapmaları çok doğal. ‘Ben Türk’üm’ diyemeyenler, ‘Türk milleti’ diyemeyenler, elbette ki Türklüğe hakaret suçunu gündemden kaldırabilir.

Şimdi efendim, AB ile birlikte ‘bizim kamuoyu’ da bu maddenin kaldırılmasını istiyormuş. Kimdir bizim kamuoyu?

Sayıları birkaç yüz kişiyi geçmeyen, adına ‘entel’ dediğimiz birileri!

Ancak bunlar medyada etkilidir ve sesleri gür çıkar.

Kendilerini ‘aydın’ olarak tanımlarlar. Arada sırada bir araya gelip bu doğrultuda bildiriler yayınlarlar. Böylece isimleri medyada ‘aydınlar’ olarak geçer.

Onların karşıtı olan milyonlarca insanımız aydın maydın değildir!

Şimdi bu kerameti kendinden menkul aydınlar ‘fikir ve ifade özgürlüğü’ kavramının ardına sığındılar. Türklüğü, Cumhuriyeti aşağılayacaksın, bütün manevi değerleri yavaş yavaş yok edeceksin. Sonra sıra aynı kavram doğrultusunda başka şeylere gelecek:

‘Efendim biz Türkiye dışında yeni bir devlet oluşumu istiyoruz. Biz bu bayrağı tanımıyoruz.’

Neden olmasın ki! İşin içinde terör yok, silah yok. Tümüyle ‘fikir ve ifade özgürlüğü’.

Zehir yavaş yavaş saçılıyor. İşin içinde AB var, entel kesim var, PKK, Kürtçüler, şeriatçılar ve saire var. Korkunç bir ittifak.

Bu olanlar karşısında Genelkurmay sessiz, suskun.

Şimdi sırada 301. madde var. Kendileri getirdiler, el kaldırıp onayladılar, AB istedi diye kendileri değiştirmeye kalkışıyor. Sonrası zamanla gelecek.

Türk milleti bu kadarını Osmanlı’nın çöküş döneminde bile yaşamamıştı. Helal olsun!




Süperrrrrr Süperrrrrr Süperrrrrr Çok Mutlu sizler de okuyup beğendiğiniz yazıları bizlerle paylaşın!!!

sevgimle kalın!!! Çok Mutlu
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
BuSeLiK



Kayıt: 26.12.2005
Üye No: 42,063
Şehir: Adana
Offline




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Çar Oca 04, 2006 12:17 am Mesaj: #2

Çok teşekkürler İdris Abi. Ben de bir köşede sakladığım bazı yazıları paylaşmak istiyorum izninizle.




Beni böyle sev seveceksen


"Belma Hanım'in kızı ne kadar da çalışkan. Keşke sen de onun gibi olsan. O zaman seni daha çok severim."

"Bak, ablan ne kadar düzenli, hiç onu örnek almıyorsun. Keşke sen de onun gibi olabilseydin."

"Ahmet Bey'in oğlu yazları babasına yardım ediyormuş işyerinde. Sense koca bir tembelsin!"

"Bizim ailede kimse boşanmadı. Bu kime çekti, nasıl böyle bir şey yaptı vallahi bilemiyoruz..."

"Bakın mesai arkadaşınız ne kadar da çalışkan. Pazar günleri bile çalışmaktan hiç şikâyet etmiyor.
Sanırım sizden daha azimli!.."

"Heee, güzel olmuş pilavın, yav geçen gün Zerrin bir pilav yapmış, parmaklarımızı yedik Allah seni inandırsın, ben böyle iyi yemek yapan başka birini daha görmedim."

"Kaça aldın bu arabayı? Ohoo kazıklanmışın sen. Buldular tabii senin gibi enayiyi. Aynı modeli Erol almış valla seninkinden çok daha ucuza..."

"Yok yok abi, bi daha buna bırakmayalım seçimi. Bir şeyi doğru dürüst yapamıyor. Keşke ben gitseydim. Daha iyi anlardım bu işten. Ne bakıyorsun, haksız mıyım?"

Her zaman olacak daha iyileri...

Daha güzel, daha çalışkan, daha başarılı, daha zayıf, daha marifetli, daha erdemli, daha yakışıklı,
daha zengin, daha, daha, daha...

Durmadan bu kelimeyi tekrar ettiğinizde anlamının kaybolduğunu farkettiniz mi?

Dört harften oluşan tuhaf, davul gümbürtüsü gibi bir sese dönüşüyor.

Bir anlamı kalmıyor yani kendini yetersiz, ezik, başarısız, beceriksiz, tembel, işe yaramaz hissetmenin.

İnsanın çocukluğundan bu yana biriyle, bir
şeylerle kıyaslanmasının o berbat ağırlığından kurtuluyor insan. Ya da bir an için buna inanıyor.

Daha, daha, daha...

Oysa o cümlelerin şu karşılıkları da var hayatta:
"Matematikte çok başanlı değildim ama tarih dersinden hep çok iyi notlar alırdım."

"Evet, ablam çok düzenli bir çocuktu ama şu anda dağınık biri olduğumu kimse söyleyemez."

'Yazları babama yardım etmedim, top oynadım ama o sokak anılarının bana verdiği hazzı da hiç unutmadım. "

"Ailem onaylamadı boşanmamı ama şu andaki huzurumu hiçbir şeye değişemem."

"Hafta sonlan kalmadım mesaiye, kalmadım çünkü hakkım olanı vermeyene hak etmediğini vermedim."

"Pilav da çok başarılı olmasam da börekte üstüme yoktur. Sonra çorbalarda, sonra sebze yemeklerinde, sonra mantıda.."

"Pazarlık yapamam. Yapamıyorum. Ama verdiğim para kafama yatıyorsa, içim rahatsa, tamamdır..."

"Bana göre benim seçimim doğrudur. Sana göre seninki. Ama benim için hiç kimse -bu- değildir."

"Beni böyle sev seveceksen, olduğum gibi göreceksen."


İclal Aydın (12.09.2003)

--------------------------------------------------------------------------------------


İyi idare nedir?


Öğrencileri Konfüçyüs'e "bir devletin ne zaman iyi yönetilmiş olacağını" sordular. Konfüçyüs öğrencilerine şunları söyledi:

* "Yakındakiler sevinçli ve mutlu yaşıyor, uzaktakiler ise oraya gelmek istiyorlarsa..." O sırada bir beyin yanında memur olarak çalışmaya başlamış bir öğrencisi, "Peki doğru yönetmek nedir" diye sordu. Konfüçyüs bu öğrencisinin sorusuna karşılık olarak da şu cevabı verdi:

* "Doğru yönetmek, her şeyde çarçabuk başarılar beklememek, küçük kazançlar peşinde koşmamaktır. Eğer alelacele başarılar beklenecek olursa asıl büyük başarılara hiçbir zaman erişilemez. Eğer küçük kazançlar peşinde koşulursa, hiçbir zaman büyük bir eser meydana getirilemez..." Konfüçyüs "kazanç"ın anlamını da şöyle açıkladı:

* "Seçkin insan, adam olmuş insan, ödev içindir. Bayağı insan ise sadece kazanç içindir... Bir insan; özellikle de yöneten bir insan, yaptığı her işte hep kendi kazancını arıyorsa, kendisine kalacak kârı kolluyorsa çok düşmanlık kazanmaya mahkûmdur..."

Bir hükümdar, genç bir memurunu bir eyaletin yönetimine tayin etmişti. Daha önce Konfüçyüs'ün öğrencisi olan bu genç, görevinin başına gitmeden önce bilgeden öğüt almaya geldi... Konfüçyüs, öğrencisine o eyalette yaşayanların nasıl insanlar olduklarını sordu. Bilgeyi, "Şehirde idaresi çok zor, güçlü insanlar var" diye yanıtladı genç yönetici. Konfüçyüs ona şunu söyledi:

* "En cesur ve asi insanlar bile cesaret ve titizlik sayesinde idare altına alınabilir ve elde tutulabilirler. Yüksek kalplilik ve adaletle davranarak en güçlüleri bile kendi yanına çekmek mümkündür. Darda kalmış olanlara sevgi ve saygı içinde yardım edilirse, fakirlerin sevgisi kazanılabilir. Entrikacı olanlar ise, biraz tatlılık ama daha da çok kararlılıkla yola getirilebilir. Bütün bunları uyguladığın zaman yönetmek hiç de güç bir iş değildir..."

Bir savaş beyi Konfüçyüs'ün yanına geldi. İyi bir idare kurabilmesi için yönetim kademelerine hangi nitelikte insanları getirmesi gerektiğini soruyordu. Konfüçyüs, savaş beyinin sorduğu soruya karşılık şunları söyledi:

* "Kendi kendisini yönetebilen insan için devlet yönetiminde de herhangi bir güçlük yoktur. Kendi kendini yönetemeyen insan ise asla başkalarının başına geçmek istek ve düşüncesine kapılmamalıdır..."


Okay Gönensin (07.09.2003)
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
oxay
-->>MüNZeVi<<--
Emektar


Kayıt: 08.03.2005
Üye No: 63
Şehir: ChaoticUniverse
Gizli




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Çar Oca 04, 2006 3:39 am Mesaj: #3

Yeni başlayan sersemler için faşizm!

Giderek daha çok insan, vatansever olmanın sadece elini kalbinin üstüne koyup Tanrı’nın hizmetinde bir ulusa bağlılık yemini etmekten daha fazla bir şey olduğunu anlıyor. Giderek daha çok insan, hayatta kendinden daha büyük bir şeye hizmet etmenin tam bir Amerikalı olmanın parçası olduğunu anlıyor." (ABD Devlet Başkanı Bush’un 15 Ağustos 2002’de yaptığı konuşma metni. Türkçesi, Aktüel Dergisi’nin internet yazarı Şahin Artan’ın yazısından alınmıştır.)
Bir lider "hayatta kendinden büyük bir şeye hizmet etmek" dedi mi, orada zınk diye duracaksın! Böyle büyük, kutsal, göreve çağırır tarzda konuşmalar başladığı zaman konuşanı derhal enseleyeceksin. Çünkü ne zaman bir lider, "kendinden büyükötür, "hizmet etmekötir, "Amerikalı (veya Türk veya Alman, fark etmez) olmakötır, efendim "birlik olmakötır gibi lafları bir arada kullandı mı bela geliyor demektir!
Zira -çok affedersiniz- faşizm böyle bir dil ile kurulur. Sizden daha büyük, kutsal bir şey vardır, siz ona hizmet edeceksinizdir, hizmet etmezseniz hain olursunuz, hemen ardından da beter olursunuz. Bu konuda şüphelenmek mümkün değildir zira kapının hemen arkasında, aslında kimsenin ne olduğunu tam bilemediği bir TEHLİKE vardır! O yüzden herkes sıkı sıkı el ele tutuşup "birlik ve beraberlik" içinde, çıt çıkarmadan, "vatanının ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü" savunaraktan ve falan ve filan...

Sersemleri sürüklemek
Dünya geri dönmeye başladı demiştik geçen yazılarda. İnsanlığın, Nazi döneminden sonra bir daha faşizm görmek istemediği için 2. Dünya Savaşı’nda işlenen insanlık suçları için Nürnberg Mahkemeleri’ni kurduğunu söylemiştik. Bir gün, ABD’nin "Teröre Karşı Savaş" adı altında yaptığı keyfi saldırıları için de bir mahkeme kurulacağını eklemiştik. Enteresandır, yazının ertesi günü TRT 2’de "Nürnberg Mahkemeleri" filmi yayınlandı. Alman Hava Kuvvetleri Komutanı Goering’in yaptığı konuşma, "Bush ne yapmaya çalışıyor?" sorusunun cevabı gibiydi:
"Çiftliğin birinde yaşayan zavallı bir sersem neden hayatını savaşta tehlikeye atmak istesin ki? Ama insanları sürükleyip götürmek basit bir iştir. Yapmanız gereken tek şey, onlara saldırıya uğradıklarını söylemek ve pasifistleri vatansever olmamakla, ülkeyi saldırı karşısında savunmasız bırakmakla itham ederek etkisizleştirmektir. Bu her ülkede aynı sonucu verir."
Burada hem Bush’un yukarıdaki konuşmada vatanseverliğin "pasif" bir iş olmadığını söyleyen konuşmasını hem de savaş istemeyen Demokratları "Amerikan insanının güvenliğini düşünmeyen pasifistler" olarak suçladığını hatırlatmak gerekir!
Ayrıca "Nürnberg Mahkemeleri" filminde, Goering’in bir Amerikalı askerin "Hitler’e nasıl bu kadar yetki verdiniz?" sorusuna yanıtı da -enteresandır- şöyleydi:
"Çok basit. Amerikan başkanlık sisteminin aynısını uyguladık!"
Kapıdaki belanın faşizm olduğunu kanıtlamak için daha denecek bir şey var mı?

İşi başından aşkın adam
Faşizm "Tehlike var!" dili ve "el ele tutuşalım" mantığı itibarıyla, son derece bulaşıcı, yapış yapış bir durumdur. Ayakkabının altına yapışan sakız misali, bir kere topluma bulaştı mı artık kurtulmak mümkün değildir. Bu sebepten olacak, geçen haftanın Time, Newsweek ve The Economist dergilerinin kapakları Bush’un başlattığı "büyük emellere hizmet etmek" fikri üzerine kuruluydu. Bali’deki patlama ile birlikte, sanki böyle kutsal bir görev varmışçasına "Bush şimdi nereye saldırMALI?" sorusunu soruyordu. Irak mı, Endonezya mı, yoksa Kuzey Kore mi olsun? Dergilerdeki Bush dünyayı terörden, kötülükten ve tehlikelerden temizlemeye çalışan "işi başından aşkın", iyilikten iyiliğe koşan adamdı. Bilhassa Newsweek dergisindeki kapak yazısı bu faşizmin bulaşıcı dili bakımından enteresandı:
"Bush, Irak’a savaş ilanını zorlarken El Kaide ve Kuzey Kore’den yeni tehditler geliyor. BİZ (!) bütün bu cephelerde savaşabilir miyiz?"
Bu "BİZ" ne peki? Gazeteciler de orduya katılmışçasına, ön cephe neferiymişçesine "BİZ" demeler nereden çıktı?
Ama işte ayakkabıya yapışan faşizm budur. Aniden bir "BİZ" kurulur, "BİZ"in dışında kalmak can güvenliğini tehdit etmeye başlar, korku yayılır ve diktatörler böyle bir korku duygusunun üzerinde yukarılara, daha yukarılara tırmanır. Sonra biliyorsunuz işte: İnsanlar ölür!


Ece Temelkuran
27.10.2002
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
oxay
-->>MüNZeVi<<--
Emektar


Kayıt: 08.03.2005
Üye No: 63
Şehir: ChaoticUniverse
Gizli




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Çar Oca 04, 2006 3:47 am Mesaj: #4

Ey Türk Gençliği! Halin nicedir?

Gençleri kaygan zeminde cambazlık yapmaya zorlamak daha hayasızdır belki işkenceye çekmekten onları. Dünyayı başınıza yıkmıyorlarsa sadece büyüklük göstermelerindendir

Neşe ve coşku üreten devri daim makineleri olarak tasarlanmış genç kızlar, zıplamak ve parendeler atmak suretiyle bankaya koşup paralar çekerler. Dev bir elma şekeri dünyasından kopup gelmiş gibi görünen gençler, kredi kartı reklamı boyunca nereye gitseler "nar gibi domatesle beyaz peynir" coşkusunu etraflarına yayarlar. Grease müziği eşliğinde patenlerle kayılıp, sütunlarda Avare filminin millenyum versiyonu dönüşler icra edilirken arkada bir erkek sesi meseleyi koyar. Tonu, sabah programlarına çıkıp kötü birer Yunus Emre kopyası gibi huzur ve hoşgörü dağıtan psikologlarınkine benzeyen ses şöyle der:
"Gençlik hep vardı!"
Genç olmak dağ bayır paten kaymaya sebep olan bir tür delilik haliymiş gibi sanki. "Şibidibidip" manasızlığında bir enerji patlamasıymış gibi. Keşke olsa tabii, iyi olurdu lolipop renginde, hulahup enerjisinde parendeli marendeli bir şey olsa gençlik...

Savaşa karşı bir kuş
İstanbul Üniversite’sinde SAKA diye bir dergi çıkacak: "SAKA, savaşa karşı bir kuştur" başlığıyla. Dergiyi çıkaran çocukların dertlerinden biri "eski tüfeklerce" ciddiye alınmamak. "Bizim için hep ‘şimdiki gençler lümpen, cahil, pasif dediler. Biz bir şey yapıyoruz, ama onların diliyle değil; yeni bir dille. Ve bizim için bir şey yapmak çok zor."

İşkence mi reklamlar mı?
Şimdi genç olmak daha zor belki de. Ancak intihar ederek gazetelerin birinci sayfasına taşınabilirsiniz çünkü; demokrasi isterken kafanızın kırılması sizi üçüncü sayfadan ileri taşımaz. Dizilerde, reklamlarda yeni bir gençlik tarif edilirken eğer daha "ciddi" bir şeyler istiyorsanız "bir tür manyak" olarak paketlenip sunulursunuz televizyonlarda. Ana dilinizle ilgili küçücük bir hak istediğiniz zaman bile hain olarak çıkarılırsınız sahneye. Muhalefetin dili sizden önceki nesillerde o kadar çok yıpratılmıştır ki, bozulmamış bir dil ararken dilsiz kalırsınız. Her şeyden önemlisi tam da dirsek teması beklediğiniz "ağabeylerden" ciddi alınmayarak midenize bir dirsek yersiniz. Belki kaygan bir zeminde cambazlık yapmak zorunda bırakmak genç insanları daha hayasızdır işkenceye çekmekten onları.
Bir mobilya reklamı. Çocuk kaykayıyla gelip duvara "Gençlere özgürlük" yazıp kaçıyor. Arkasından babası gelip düzeltiyor:
"Sadece odalarında!"
Her biri bir "Alkadras Kuşçusu" olmaya hükümlü genç insanlar delirip dünyayı başınıza yıkmıyorlarsa bu, hep çocukların affetmesindendir büyükleri. Büyüklük göstermelerindendir yani.


Ece Temelkuran

11.02.2002
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
İdris-Abi



Kayıt: 27.03.2005
Üye No: 3,006
Şehir: İstanbul
Offline




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Çar Oca 04, 2006 10:02 pm Mesaj: #5

yeni bir başlangıç ....

katılımınıza sevindim .....

her konuda beğendiğiniz yazılarınızı bekliyoruz ...
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Equ!NoX
Pano Yöneticisi
Pano Yöneticisi


Kayıt: 09.03.2005
Üye No: 635
Offline




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Çar Oca 04, 2006 10:11 pm Mesaj: #6

Atatürk'ün Çimentosu

Üç gündür Türkiye'de herkes Başbakan'ın referans gösterdiği, Atatürk'ün ‘Din çimentodur' gibi bir sözünü arıyor, yok...

Gerçi Başbakan ‘Orada dinin bir çimento olduğunu görürsünüz. Onun için Nutuk'u falan okumak lazım' diyerek iki kaynak göstermiş oldu:

Nutuk ve falan...

Aydınlar ilk olarak ‘Nutuk'a koştular, orada ‘çimento'dan söz edildiğini bulamadılar.

Geriye kalıyor; falan...

Bence Başbakan Atatürk'ün bir şey söylediğini biliyor, ama ne söylediğini bilmiyor.

*

Daha da doğrusu, Başbakan bildiğini sandığı şeyleri bilmiyor.

Bilmediğini de bilmediği için, bilmediği şeyler kendisine biliyormuş gibi geliyor.

‘Çimentoyu' nereden çıkarttı onu da zaten biz bilmiyoruz.

İki olasılık var:

Ya ‘Nutuk' diye ‘Deprem Evleri Yönetmeliği'ni okudu.

Ki bu durumda, ulusal meseleleri çözüme kavuşturan o bulunmaz konuşmalarında bundan böyle; hafriyattan, çimentodan, demirden, kirişlerden, kum ve harçtan da söz etme olasılığı vardır.

Ya da...

Ya da ‘Nutuk'u okumadı, ‘Atatürk'ün her konuda sözü varsa, nasıl olsa çimento ile ilgili sözleri de vardır' diye düşündü.

*

Peki din çimento mudur?..

Elbette...

O yüce duygu, insanların tüm varlıklara karşı sevgi ve saygıyı göstermelerini emrettiği için elbette birleştirici.

Ancak ‘dinci' buna izin vermez.

O insanların dindarlar ve dinsizler diye ikiye ayrılıp çatışmalarını ister ki, bundan rant sağlasın.

Türkiye'ye bir kez daha dönüp bakmalısınız.

Toplumun son birkaç yılda nasıl ‘Müslümanlar' ve ‘laikler' diye ikiye ayrıldığını... Nasıl tarafların birbirlerine düşman gibi bakmaya başladıklarını göreceksiniz.

En önemlisi de inançlı ama çağdaş insanların kendi dinlerinden nasıl uzaklaştırıldıklarını...

Bunun sorumlusu dini siyasette-ticarette kullanıp, dinden rant sağlamaya çalışanlar değilse kim?..

Şimdi ‘Atatürk'ün çimentosuna' gerek duymaları ise, yıktıkları yapının altında kalma korkusu...

Bekir Coşkun
14/12/2005


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et MSNM Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
paskaloglu



Kayıt: 05.08.2005
Üye No: 22,736
Offline




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Çar Oca 04, 2006 10:15 pm Mesaj: #7

33 dereceli Mason''un itirafı, "Atatürk''ü silahla ortadan
Yıl 1948, Ağustosun 1''i.

Yunan Komünist Halk Cumhuriyeti (ELD)''nin "Laiki foni" yani "Halkın sesi" isimli gazetesinin 685''inci nüshasında, Bulgar Yahudilerinden 33 dereceli farmason Avram Beneraoysan şunları yazar:

" Mefkûremizi imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında ölümdür!.."

33 dereceli komünist mason hangi darbeden bahsetmektedir ve "akıbeti feci şartlar altında ölüm" olan kimdir?

Bırakalım onu da kendi söylesin:

"(..) Mustafa Kemal Atatürk, 10.10.1935 tarihinde Ankara''da Çankaya köşkünde doktor Mim Kemal Öke''ye hitaben, ''Mason cemiyetinin faaliyetini inkılaplarıma muarız gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz. Ve bir daha diriltmeğe teşebbüs etmeyiniz'' demişti..

(…)
O zannetti ki; bütün muhalif ve muarızlarını tasfiye ve bertaraf ettiği gibi masonları da tasfiyeye tabi tutmaya muvaffak olacaktır.

Fakat asla!

Türkiye''deki mason cemiyetinin Kemal Atatürk tarafından kapatılarak faaliyetinin durdurulduğunu Moskova''da tarihi bir yerde yoldaşlar arasında yapılan bir toplantıda işittiğim zaman, beynimden okla vurulmuş gibi sersemledim. Heyecandan şaşırmış bir halde, oradakilere şaşkınlık içinde haykırdım:

''- O sarı lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır!''

İşte böyle.. 1948 yılı Ağustos ayının 1''inde Yunan Komünist Halk Cumhuriyeti örgütünün yayın organı "Laiki Foni"nin 685 sayılı nüshasında Ege ve Balkanların kıdemli komünistlerinden 33 derece mason Bulgar Yahudi Avram Benaroyas''ın itirafları.

Bu itiraflar General Cevat Rifat Atilhan tarafından çevrilmiş,, "Atatürk''ün Ölümündeki Sır Perdesi" alt başlığı ile gazeteci Ogün Deli tarafından kaleme alınan "Agoni" isimli derlemeye de alınmıştır.

Biz oradan aktarıyoruz.

Evet, Atatürk Türkiye''deki mason derneklerini, "Kökü dışarıda Yahudi uşakları" diyerek kapatıyor ve dünya masonları bunun üzerine Moskova''da gerçekleştirdikleri bir toplantıda, "O sarı lider suret-i katiyetle ortadan kaldırılacaktır!" kararı alıyorlar.

Sonrasını zamanın kıdemli komünistlerinden 33 dereceli mason Avram Benaroyas''ın kaleminden okumaya devam edelim:

"- Atatürk''ün âni bir dönüşle mason cemiyetini kapatması bizi pek derin bir düşünceye sevk etmişti. İlk anlarda Kemal Atatürk''ü silahla ortadan kaldırmayı düşündük. Çünkü o, felsefemizin Türkiye''de yerleşme imkânlarını ortadan kaldırmıştı. Bu sebeple kendisinin de ortadan kaldırılması son derece elzemdi."

Localarını kapattığı için Atatürk''ü "ortadan kaldırma" kararı alan mason-komünist ittifakı silahla öldürme riskini başarı şansı yüzde 10''larda olduğu için tercih etmez. O zaman şu kararı alırlar:

"- Onun ölümü esrarengiz olacaktır!"

Balkanların kıdemli komünisti, 33 derece mason Avram Benaroysan''ın 1948''de kaleme aldığı itiraflarında Atatürk''ü esrarengiz ölüme götüren yol haritası şöyle anlatılıyor:

"- Mason cemiyeti Atatürk tarafından kapatıldıktan sonra; mason biraderler, cemiyet sanki kapatılmamış ve Atatürk''le aralarında hiçbir ihtilaf yokmuş gibi vaziyet aldılar. İmkân buldukça onun her hareketini alkışladılar ve zamanla onun etrafında bir çember vücuda getirdiler ki; Sarı lider kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti…"

Ve devam ediyor üstat mason Benaroysan:

"- Doktorlarımız Atatürk''ün ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden; 1937 ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor, bazı şöhretlere dayanarak Atatürk''e ilk darbeyi sinir organlarını za''fa düşürmek suretiyle indirdi.."

İşin özü bu..
Detayları Lazer Yayınları arasında çıkan "Agoni"den öğrenebilirsiniz. Yunanistan''da yayınlanan 1 Ağustos 1948 tarih ve 685 sayılı "Laiki Foni" gazetesine ve zamanın kıdemli komünisti 33 derece mason Benaroysan''ın hayatına ulaşmak Atatürkçü bir Genelkurmay için, TBMM için, Atatürkçülüğü kimseye bırakmayan emekli generaller, mesela Çevik Bir için hiç de zor olmasa gerek…

Adamlar, mason derneklerini kapattığı için Atatürk''ü biz öldürdük. Önce vurmayı düşündük, sonra başaramamaktan korktuk, onun çevresini kuşattık, güvenini sağladık, sonra da hedefimize ulaştık diyor, Atatürkçüler susuyor, pısıyor…Kur''an kurslarına, başörtüsüne aslan kesilenler masonlarla kadeh tokuşturuyor…


Anlatılanlar hakikat ise, yedi düveli yenen Atatürk, üç buçuk masonun elinde can çekişe çekişe can vermiş ve onun canını alanlardan hesap sorulmamış, bu ayıp bu millete yeter de artar bile…

Ya sonra?..

Mason dernekleri 1948 yılında "İnönü''nün emri ve Celal Bayar''ın desteği ile" tekrar faaliyete geçtiler. Halkevlerine devredilen mallarını da geri aldılar…

Peki, burada bitti mi?..

Hayır, bitmedi, bitecek gibi de görünmüyor…

Atatürk''ün bedenini ortadan kaldıranlar oklarını onun ilkeleri ve felsefesine, onun çok sevdiği milletine ve milletinin değerlerine tevcih ettiler…

Üzülerek ifade edelim ki bu bahiste de başarılı oldular…

Lütfen, "Atatürk''ten, milli devletten, Lozan''dan vazgeçin" diyen ve "Şehitlik ve gazilik kavramları kaldırılsın" diyenlerle, "Türkiye mozaiktir, millet değil, halklardır" diyenlere dikkatle bakınız…

Pek çoğunun yüksek dereceli masonlar olduğunu göreceksiniz…

Ben daha ne diyeyim!...26.12.2005 HASAN DEMİR
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Fatih307



Kayıt: 13.10.2005
Üye No: 32,194
Offline




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Cum Oca 06, 2006 12:25 am Mesaj: #8

Farkına varmadan yaşadığımız tuzaklı bahçeler...


Taze bir yılbaşından geçmişliğin, olup bitenleri umursamazlığa kayan gevşekliği bitmeden, 9 günlük uzatmalı bir Kurban Bayramı tatiline doğru açmak kollarını...
Özellikle de öğrenciler kim bilir ne kadar mutlu...
Dengeli bir dağılımla olmasa da, adam başına düşen ulusal gelir biriminin 4 bin dolara doğru tırmanması sonucu; gitgide yaygınlaşmaya başlayan bir burjuvalaşma çabasının yarattığı, mıknatıslı bir moda da, tatile çıkmak...
* * *
9 günlük uzatmalı Kurban Bayramı tatili, dış hatlarda Atatürk Havalimanı'ndan kalkacak uçaklar için 400, iç hatlarda da 300 ek sefer konmasına neden olmuş...
70 milyon nüfuslu Türkiye'de, tatilcilerin sayısı 300 bin kişiyi bulmasa bile, yine de kalkınan bir Türkiye imajı...
* * *
Doğru dürüst bir yaşama olan özlemlerimizin kökleri, o kadar derinlerde ki; şimdiye dek kimsecikler o kökleri azıcık olsun havalandırmaya yanaşamadı.
Kimsecikler, son yüz yılı, yeniden ince tülbentlerden geçirmeye kalkamadı. Hangimizin haddine düşmüştür, milyonlarca insanın hem hayattan kopmasına, hem yerinden yurdundan olmasına Azrail tırpanlığı etmiş İttihatçı liderlerinin kararlarını yeniden ortak bir gergefte büyüteç altına almak?..
Hangimizin haddine düşmüştür "İstiklal Mahkemeleri" kararlarını yeniden gün ışığına çıkarmak ve Cumhuriyet döneminin iri kıyım hatalarını kepçelemeye kalkmak?
* * *
Son yüzyılın böylesi bir hallaçlığını yapmaya kimlerin engel olduğuna gelince...
Herhalde ekonomide iç talanlarla, hukuksal tümörlerin üstünü örtüp; kalem ve düşünce adamlarını sürekli çarmıha germe seferberliğinde, yamyam tamtamları çalanlar olmalı...
* * *
Yeni yeni emekli militerlerden bazıları, insanın beynini depremleyen açıklamalarda bulunuyorlar...
Kimi, Pentagon'un milyonluk dolar yardımlarıyla, "Gladyo" kartvizitli, peçelenmiş örgütlerin nasıl kurulduğunu açıklıyor; kimi, Fikret Bilâ'nın da dünkü yazısında ayrıntılarına indiği türden; Kürt liderlerini birbirine kırdırma taktiklerinin, beklenen sonucu vermediğinden dem vuruyor...
Emekli bir albayın 19 Mayıs 2004'te Kuzey Irak'taki Kokpittepe'de Amerikalı Albay Martin Rollinson'u anadan doğma çırılçıplak soyduğu iddiası da, tozu dumanı havaya kaldırdı.
* * *
Vaktiyle eski İçişleri bakanlarından Faruk Sükan da, birbirlerine kasten düşürüldükleri kuşkusu sonradan etlenip kemiklenen, "gençler arasındaki sağcı-solcu çatışmaları" için, Meclis kürsüsünden yaptığı açıklamada şöyle demişti:
- İt, ite kırdırılıyor...
Fikret Bilâ'nın dünkü yazısından öğrendiğimize göre, bizim emekli militerler de, Kürtleri birbirlerine kırdırmak istemişler. "Klasik, birbirine kırdırma politikasıyla sonuç alınacağı zannedilmiş". Ama hata edilmiş...
* * *
Anladık "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindir" ama; insanın yine de aklı takılıyor:
- Kuzum bizi kimler yönetmiş, yahut yönetmekte?
Ne olup bittiğini bilmeden, sanki tuzaklı bahçelerde dolaşıyoruz.
* * *
Bir yandan vurgun, soygun, kaçakçılık çeteleri; bir yanda -Milliyet'in attığı başlıkla- "İslami holdingde mafya yağması"; bir yanda kuş gribi ile zatürree arasında salıncaklanan teşhisler; bir yanda Ankara'ya peş peşe gelen CIA ve FBI başkanları; bir yanda Çapa'daki Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahi Ana Bilim Dalı profesörlerinin akademik kurul toplantısında çıkan tartışmada silleli tokatlı kavga ve dayak...
Bir yanda da, enflasyondaki harika düşüş ve sayısı artan tatilciler...
* * *
Vatandaş mı "devlet" içindir; "devlet" mi vatandaş içindir sorusuna; uygulamaların verdiği yanıtla, siyasal nutukların verdiği yanıt örtüşmüyor.
Ve bin bir tuzaklı bahçeler çıkıyor karşımıza...
Öğrencilere, hayatlarını nasıl kazanacaklarını öğretemeyen bir eğitim düzeni de, tuz biber ekiyor tuzakların üstüne...
* * *
Kazara:
- Bu ne biçim devlet, dediğinizde...
Nedense sayıları birden kabaran jurnalcilerin bir ihbarıyla, kendinizi TCK'nin 301'inci maddesini çiğnemekten ve "Devleti aşağılamış olmak"tan bulabilirsiniz ceza yargıçları karşısında...
Ve hatta tutuklanabilirsiniz de...
* * *
Hazine'den geçinmeli birinin, sizi aşağılaması savcıları ayağa kaldırmaz... Ama sizin Hazine'den geçinmeli birine "Sen ne biçim adamsın be yahu" türü bir söz etmeniz; açabilir cezaevlerinin kapılarını karşınızda...
Üçüncü Dünya sayılan oligarşik yönetimlerin ah bu tuzaklı bahçeleri...
* * *
Enseyi karartmayın... İte kaka da olsa, şimdiye dek rastlanmadık bir saydamlaşmanın ilk ışıkları görünmede...
Bir türlü doyuma ulaşamayan övünme açlıkları için de, taptaze bir haber işte:
"Türkiye 'dünya maganda liginde' zirvede - Dünyada ortalama 700 kişiyle maganda kurşununa en çok kurban veren ülkenin Türkiye olduğu ortaya çıktı".
Yetmez mi?
* * *
Cumhuriyet döneminin yetiştirdiği kuşaklar bugünleri yarattı; bugünlerin yetiştirdiği kuşaklar, kim bilir nasıl yaratacaklar yarınları?
Tatilcilerin sayılarını artırarak mı, yoksa yine birbirlerinin gözlerini çıkararak mı?
* * *
Kalem emekçileri ne bilir bu tür soruların yanıtlarını; bilseler bilseler, vatanı, milleti, devleti, bayrağı, şanlı tarihi herkesten daha çok sevenler bilirler; şimdiye dek hep bildikleri gibi...
Hadi arkadaşlar, yürekten bir aferin onlara

Çetin Altan




_________________
saygım ve sevgim sizlerle...
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
İdris-Abi



Kayıt: 27.03.2005
Üye No: 3,006
Şehir: İstanbul
Offline




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Cum Oca 06, 2006 12:33 am Mesaj: #9

Mustafa Mutlu (05.01.2006)



Hem serbest piyasa, hem 'koru beni' olur mu?




Eski yıllarda "üretime odaklanan" bir toplumduk... 24 Ocak 1980 kararlarından bu yana ise "tüketime odaklanan" bir toplum haline geldik...

Aldığımız malı veya hizmeti kimin, nasıl ürettiği, kazanılacak paranın yurt dışına gidip gitmeyeceği bizi hiç mi hiç ilgilendirmiyor artık...

Para ödediğimiz mal ve hizmetin kalitesi ve fiyatıyla ilgiliyiz sadece...

Devleti yönetenler de bundan yakınmadığına göre demek ki sorun yok!

Özelleştirme de böyle bir odaklanmanın ürünüdür aslında...

Sermayenin kimde olduğu, satın alacağı mal veya hizmetle kimi zengin edeceği çok ilgilendirmez sıradan tüketiciyi.

Geçen yıla kadar 140 YTL olan İstanbul-Ankara arası uçak bileti fiyatları, özel havayolu firmalarının devreye girmesiyle 60 YTL'ye geriliyorsa; "Ya THY iflas eder de binlerce çalışanı işsiz kalırsa" korkusu umurunuzda bile olmaz...

Hele hele aynı THY kızışan rekabet yüzünden fiyatlarını yarı yarıya düşürdüğü halde kâr etmeye devam ediyorsa, "O zaman neden yıllarca astronomik fiyatlarla uçurdunuz bizi?" diye haklı olarak isyan bile edersiniz.



***

"Serbest piyasa ekonomisi" bu... Dur durak bilmez!

Gelen son haberlere göre dünyanın en büyük "düşük maliyetli havayolu taşımacılığı şirketleri"nden İngiliz sermayeli Easy Jet firması, nisan ayından itibaren Türkiye'de iç hat seferlerine başlayacakmış...

Bu demektir ki özel havayolu şirketlerinin rekabetiyle geçen yıla oranla yarı yarıya ucuzlayan uçak biletleri daha da gerileyecek...

Böyle bir gelişmeyi görmezden gelip, "Ne olursa olsun ben yerli şirketin uçağıyla uçarım arkadaş, elin İngilizi'ne para kaptırmam" der misiniz?

Demezsiniz...

Peki, düne kadar "serbest piyasa ekonomisi"nden ve rekabetten yana olan özel havayolu şirketleri, "İç hatlarda yabancı firmaların uçuşuna izin verilmemeli. Yoksa batarız" diyebilir mi?

Diyebilir... Zaten diyorlar da!

Ama ne yalan söyleyeyim, bu beni çok da fazla ilgilendirmiyor...

Çünkü 25 yıl öncesine kadar "Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı" sloganlarıyla büyütülen bizler, 1980'den bu yana "piyasa ekonomisi"ne şartlandık... Bu uğurda tüm değerlerimizi unuttuk, hayattan beklentilerimiz farklılaştı, tepeden tırnağa değiştik...

Daha doğrusu, değiştirildik!

Bu yeni modelde bir firmanın, "Sadece benim kazanabileceğim koşullarda rekabete evet... Devlet beni korumalı" demesi bize sinek vızıltısı artık...

Şimdi sıra iş adamlarımızda:

Nasıl düne kadar "Yaşasın liberal ekonomi" diye bağırdılarsa ve "devletin müdahaleci olduğu ekonomiler"i acımasızca eleştirdilerse, şimdi de tüm "koruma ve ayrıcalık" taleplerini bir kenara bırakıp "küresel rekabet"i içlerine sindirecek ve aslanlar gibi rekabet edecekler...

Edemezlerse de kaderlerine boyun eğecekler.

Çünkü bu sistemi onlar istedi, onlar getirdi...

Ağlamaya, sızlamaya hakları yok!

Ayranımız yok içmeye!
Milli gelirine göre borcu en yüksek ülkeler sıralamasında en ön sıralardayız...

Yoksulluk sıralamasında OECD şampiyonuyuz...

Kalkınmışlık sıralamasında AB'ye üye ve aday ülkeler arasında sonlardayız...

Dün Rusya'nın açıkladığı doğalgaz fiyatlarıyla bir kez daha gördük ki; savurganlıkta da tartışmasız şampiyonuz!

Bir devlet ithal ettiği herhangi bir malın fiyatını neden gizler?

Utanacak, korkacak bir şeyi yoksa, ticari bir üründe böylesi bir gizliliğe neden gerek duyar?

Eğer o devlet göz göre göre kazık yiyorsa, yöneticileri de buna seyirci kalıyorsa gizlemeyip ne yapsın...

Sözü uzatmaya gerek yok; tablo ortada...

Türkiye; katrilyonlarca para döküp inşa ettiği doğalgaz boru hattı aracılığıyla satın aldığı Rus doğalgazına, bizden kat kat zengin Almanya ve diğer AB ülkelerinden daha fazla para ödüyor.

Dün öğrendiğimiz bu gerçek; halen Yüce Divan'da süren "enerji yolsuzluğu" davlarını daha da ilginç hale getirecek...

Bu soygunu başlatan anlaşmalara imza atan geçmiş iktidarları ve düzenin aynen sürmesine olanak veren bugünkü iktidarı zor bir hesap verme süreci bekliyor!

Peki, bu hesap sorulur mu?

Bekleyip göreceğiz...

--------------------------------------------------------------------------------------

işlerimizi doğru dürüst yürütsünler diye görevlendirdiğimiz insanların büyük

bir bölümü görevlerini kendi çıkarlarına kullanmışlar ve kullanmaktadırlar ...

sevgimle ...... unutmamalıyız ..... mutlak toplu davalar açılmalı .....
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
İdris-Abi



Kayıt: 27.03.2005
Üye No: 3,006
Şehir: İstanbul
Offline




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Cum Oca 06, 2006 10:09 pm Mesaj: #10

***************** doğal gaz olayı .....




Doğalgazda ilk 3 aylık fatura 276 dolarmış!
Rusya'nın 260 dolar açıkladığı, Türkiye'ye bu yıl vereceği gaz fiyatının ilk 3 ay için 275.82 dolar olduğu anlaşıldı. Bu, 237.4 milyon dolar ek yük demek


06.01.2006



Rusya'nın 260 dolar olarak açıkladığı fiyatın, anlaşmadaki formüle göre ortalama 2006 yılı fiyaü olması, Türkiye'nin ilk çeyrekte Rus gazına ödeyeceği fiyatı gündeme getirdi. Buna göre Türkiye, 3 ay boyunca Rusya'ya bin metreküp başına 276 dolar ödeyerek, fiyati 47.49 dolar daha artıracak. Böylece bu yılın ilk 3 ayında üç hattan toplam 5 milyar metreküp gaz alacak olan Türkiye, Rusya'ya sadece 3 ay için 237 milyon 450 bin dolar fazladan para ödeyecek.

'Zam kaçınılmaz'
BOTAŞ, 2005 yılı içinde dağıtım şirketlerine verdiği doğalgazın fiyatını, Mart, Temmuz, Eylül ve Kasım'da olmak üzere 4 kez artırdı. Bunlar, gaz fiyatının yenilendiği üçer aylık dönemlerin sonunda fiyat artışlarının tüketiciye yansıtılmağıydı. BOTAŞ zaman zaman bu fiyat artışlarını, Enerji Bakanlığı'mn da isteğiyle tüketiciye yansıtmayı erteledi. Ancak Rus gazı fiyatındaki artış gecikmeli de olsa tüketiciye hissettirildi. BOTAŞ yetkilileri, Ocak'ta doğalgaz fiyatına zam yapılmasının kaçınılmaz olduğunu ancak bunun BOTAŞ'ın kendi işletme payından feragat ederek ertelendiğini belirttiler. Buna göre Rus gazındaki yüzde 12Tik artışın etkisi tüketiciye zam olarak yansıyacak. Bunun Şubat veya Mart'ta kaçınılmaz olacağını belirten yetkililer, zam yapılmazsa BOTAŞ'ın zararına iş yapacağının altını çizdiler. Buna göre gazda en az yüzde 4-6 aralığında zam yapılması bekleniyor.

Gözler, Kasım anlaşmasına 'zarar olmaması' şerhi koyan EPDK'da
Rusya'yla Kasım 2003'te yapılan anlaşmayla Türkiye'nin en pahalı gaz alan ikinci ülke olduğunun ortaya çıkmasıyla gözler Enerji Piyasası Düzenleme ve Denetleme Kurulu'na (EPDK) çevrildi. Boru Hatlan ile Petrol Taşıma A.Ş'nin (BOTAŞ) Gazprom'la yaptığı, Türkiye'yi zarara sokan Kasım anlaşmasını onaylamamakta direnen EPDK, baskılar sonucu anlaşmaya şartlı onay vermişti. EPDK, onaya 'Hazine zararı olmaması koşuluyla' şerh koymuştu.

Bakanlığın gizlilik ihlali hükmünü gerekçe göstererek 2 yıldır açıklamadığı fiyatın ortaya çıkmasıyla, EPDK'mn 'ülke hazinesine ilave bir mali yükümlülük getirmemek koşuluyla' verdiği onay da tartışmalı hale geldi. En az 2 milyar dolarlık kamu zararının ortaya çıkmasıyla gözler EPDK'ya çevrildi. Şimdi EPDK'mn, düzenleyici üst otorite olarak, verdiği şartlı onayın gereğini yerine getirip getirmeyeceği ve elini taşın altina sokup sokmayacağı merakla bekleniyor.

Soruşturma açabilir
Rus doğalgaz fiyatının açıklanmasının ardından son iki gündür yaşanan gelişmeler üzerine EPDK'mn da değerlendirme toplantısı yaptığı belirtilirken, Başkan Yusuf Günay konuşmak istemedi. EPDK yetkililerinden alınan bilgiye göre, Kurul'un Hazine zararının tespit edilmesi halinde BOTAŞ hakkında soruşturma başlatabileceği kaydedildi. Ancak Kurul'un kamuoyuna yansıyan gelişmeleri veri kabul ederek suç duyurusunda bulunması da mümkün. Ancak EPDK bu yolu tercih etmeyecek. Konuyla ilgili toplantı üzerine toplantı yapan Kurul'un, karar için gelişmeleri bekleyeceği belirtiliyor. BOTAŞ yönetiminde ise EPDK'mn şartlı onayla sorumluluktan kurtulamayacağı kanaati yaygın.

'Formül değişikliğiyle Türkiye nın yükünü 7.5 milyar dolar artırdılar'
ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu, son gelişmelerle ilgili olarak "Yıllarca kötüledikleri, karaladıkları Mavi Akım anlaşmasında formül değişikliğiyle Türkiye'nin yükünü, bugünkü fiyatlarla en az 7.5 milyar dolar yukarı taşıdılar" dedi. Mumcu, bir gazetecinin, "Türkiye'nin Avrupa'da en pahalı doğalgazı kullanan ikinci ülke olduğu ortaya çıktı. Nasıl değerlendiriyorsunuz?" sorusu üzerine şunları söyledi: "Cumhuriyet tarihimizde ilk defa oluyor, hükümetler ve bakanlar kamuoyuna ve TBMM'ye yalan beyanlarda bulunuyorlar. Ben bunu defalarca dile getirdim. En son yalan beyan, Meclis kürsüsünden Enerji Bakanı tarafından ifade edilmiştir ve tutanaklardadır. Buna nasıl cüret edebildiklerini anlayamıyorum. Demek ki, hiçbir şey sonsuza kadar gizli kalmıyor. Ummadığınız yerden bir kriz çıkıyor, sizin Türkiye'de gizlemeye çalıştığınız gerçekleri açığa çıkarıyor. Onun için halka doğru söylemek lazım. Bu hükümet, enerji maliyetlerini milyarlarca dolar yukarı taşımıştır. Daha sonra Türkiye'deki gaz dağıtım şebekelerinin özelleştirilmesi sürecinde Rusya tarafına sağlanan imkanlar bir kapitülasyon niteliğindedir. Bu kapitülasyonlar, Türkiye'nin enerji piyasasının ve ihtiyacının güvenliği ve sürdürülebilirliği açısından çeşitli tehditler içermektedir. "

'Hesap verecekler'
Herkesin, günün birinde hesap vereceğini belirten Erkan Mumcu, "Yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele edeceğiz deyip işbaşına gelenler, yoksulların cebinden aldıklarını yolsuzlukla eşe dosta aktaranlar, hem milletin vicdanında, hem sandıkta, hem de günün birinde yargı karşısında hesap vereceklerdir" diye konuştu.

CHP'li Öğüt'ten soru önergesi: 'Fiyatı neden saklıyorsunuz?'
CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt, Rus Gazprom şirketinden alınan doğalgazın fiyatının "kamuoyundan saklanma" gerekçesini sordu. Öğüt, Enerji Bakanı Hilmi Güler'in cevaplandırması istemiyle TBMM Başkanlığı'na önerge sundu, öğüt önergede, AKP Hükümeti'nin Rusya ile yaptığı doğalgaz anlaşması hükümlerinin 'devlet sırrı niteliği' adı altında kamuoyuna açıklanmadığını ancak Türkiye'ye bin metreküp doğalgazın 260 dolara satıldığının Rus şirketierince açıklandığını belirterek, "Rus Gazprom şirketinden alınan doğalgazın fiyatının kamuoyundan saklanma gerekçesi nedir?" diye sordu.

DYP de sordu
DYP Denizli Milletvekili Ümmet Kandoğan da, 2005'in son çeyreğinde yeni fiyat formülü gereğince Mavi Akım'dan gelen doğalgazın bin metreküpüne dolar bazında ne kadar ödeme yapıldığı konusunda soru önergesi verdi.

Zeki Sezer: AKP iktidarı doğalgazda halkı aldattı
DSP Genel Başkam Zeki Sezer, Enerji Bakanı Hilmi Güler'in "Avrupa'nın en ucuz gazını kullanıyoruz" açıklamasına karşın en pahalı gazın kullanıldığının ortaya çıktığını kaydederek, "Halkımız bu konuda AKP iktidarı tarafından aldatılmıştır" dedi. Sezer, Ukrayna krizinin Türkiye için en önemli yararının bugüne kadar gizlenen, Rusya'dan doğalgazın kaça alındığının ortaya çıkması olduğunu ifade etti. Sezer, AKP döneminde enerji üretiminin değil, rant paylaşımının öne çıktığını belirtirken de, "Doğalgaz alım fiyatında hükümetin foyası ortaya çıktı. Bakan bu işin hesabını vermelidir" dedi.

Haber: Gülümhan GÜLTEN

------------------------------------------------------------------------------------------



Şimdi de bir vurdumduymazlık olayı olan KUŞ GRİBİ .......






Mine G. Kırıkkanat (06.01.2006)



Çobanı yalancı olan sürünün…




Dün sabah Türkiye, yeni güne kuş gribi haberiyle uyandı. Oysa bir gece önce, "zatürre" haberiyle yatmıştı. Nasıl olmuştu da aynı aynı tarih, aynı yer, aynı özne, aynı eylem, sözün kısası aynı haber, zatürreden kuş gribine dönüşmüştü?

Acaba uyutularak mı büyütülmüştü?

Havasından mıdır, suyundan mıdır bilinmez, demek Türkiye'de yalnız politikacılar ve yalakalar değil, virüsler de değişiyor!

Kendi değişimlerini açıklamakta güçlük çeken devlet adamlarının, elbette ki virüs değiştirmesi kolay olmadı: Van'daki iki yavrunun önce zatürre, sonra kuş gribinden ölümleri, "kuş gribi zaten zatürreye yol açıyor" ara nağmesiyle birbirine bağlandı, akşama doğru zatürre devreden çıkarılıp kuş ve grip baş başa bırakıldı.

Ama bu arada, kuş gribi kuşlardan çok tavukların başına patladı...

Türkiye'de dün sabah bir yalanın günlük ömrüne kanatlı ölümün gölgesi düşerken, daha uzun bir yalanın kuyruğu da Rusya'dan dolanıp çarpıyordu devletin yüzüne: Hükümet, halkı tam iki yıldır en ucuz doğal gazı biz aldık diye uyutmuştu.

Enerji Bakanı Hilmi Güler'in daha üç gün önce televizyonda "En büyük başarımız!" diye böbürlenerek övdüğü "üçün biri" anlaşmasıyla uyutulup yatağa yatırılan Türkiye, dün sabah uyandığında bir de ne görsün?

Meğer Avrupa kıtasının en pahalı gazını kullanıyordu!

Acaba Rusya'ya ödenen doğal gaz faturası, Türkiye uykudayken mi büyümüştü, yoksa uyanıkken de kabarıktı da Enerji Bakanımız mı hissetmemişti?

Zatürreden kuş gribine çeviren salgının üstüne, ucuza kabaran hindilik (ya da hinlik) gazımız da Rusya tarafından pahalıya patlatılınca, dün sabah Türkiye olarak iyice söndük, iyice buruştuk doğrusu!

Bir yandan gribi, bir yandan gazı; niye hep bizi buluyordu bu kazıklar, niye hep bizi yoluyordu bu kazıkçılar? Biz mi kuştuk, yoksa kuş yerine mi konuluyorduk?

Bendeniz daha bu iki haberin şokunu üstümden atamadan, bilgisayarıma dünyanın öbür ucundan bir haber daha düştü ki, zaten kanadım kırık, kuyruğum da titredi. Uluslararası ajanslar, Arjantin'in artık BORÇSUZ bir ülke olduğunu muştuluyordu. Buenos Aires hükümeti, IMF'ye olan 9.5 milyar dolarlık kredi borcunu vadesi dolmadan ve tek kalemde ödemiş, tarihinin en derin, en ağır ekonomik krizini geride bırakmıştı, sayın seyirciler!

Arjantin Cumhurbaşkanı Nestor Kirchner, 15 Aralık'ta erken ödeme yapacaklarını, böylece ülkeyi yılda 800 milyon dolarlık faiz yükünden de kurtaracaklarını daha önce söylemiş, resmen açıklamıştı, biliyorduk.

Ama bizim ellerde söylenenin yapılmasına, yapılanın da söylenmesine pek alışık olmadığımdan, son örneği zatürreyle kendini gösteren kuş gribi ve pahalıya patlayan gaz ucuzluğunda görülen "resmi açıklama " alışkanlığımla, Nestor Kirchner'i de kös dinlemiştim doğrusu.

Ta ki dün sabah, 2001'den beri Türkiye'ye söylenen yalanlar ve Arjantin'e söylenen gerçekler üst üste gelene kadar…

2001'i anımsadım. Türkiye'de şubatta patlamıştı, Arjantin'de temmuzda. Her iki ülke de tarihlerinin en ağır ekonomik krizini yaşıyordu, hatta iflas halindeydi. Arjantin halkı tencere kapakları çalıp tava saplarıyla bankalara hücum ederken, dükkan yağmalar, hükümet devirir ve eski eşyalarını değiş tokuş ederek yaşamaya çalışırken, "Aman daha beteri var, Arjantin gibi olmadık," diyorduk birbirimize. Resmiler, "Krizden çıktık çıkıyoruz," diye müjdeliyor, IMF'cilerin biri gelip biri giderken, çok bilmiş kalem erbabı: "Arjantin IMF yüzünden battı, bir de Türkiye'de başarısızlığı göze alamaz, kredi yağdırıyor," diye rahatlatıyordu içimizi.

Yıl 2006. Arjantin doğrulmakla kalmayıp, artık borçsuz bir ülke.

Türkiye, IMF'ye en borçlu ülke. Ve borçlanmaya devam ediyor.

"Erken ödemenin hiçbir yararı yok!" diyor çok bilmişler.

Yalan söylüyorlar. Onlar kuş gribine zatürre, pahalı gaza ucuz, şeriata demokrasi, cumhuriyete laik, hurafeye bilgi, dogmaya bilim, zaten ekonomiye de "Aman maşallah!" diyorlar.


BU KADARI DA OLURMU DEMEYİN .........

işte oluyor .... ve 32 kişi hastanede , iki çocuğumuz da cahillikten iletişim ve bilgilendirme eksikliğinden mezarda ........


-----------------------------------------------------------------------------------------


okumaya devam edelim .....



Zülfü Livaneli (06.01.2006)



Şu anda kuş gribinden daha önemli bir konu yok




Osmanlı Mecelle'sinin ünlü bir kuralı vardır: "Ehemmi mühimme tercih gerektir."

Bugünkü Türkiye'de ehem ile mühim birbirine karışmış gibi görünüyor.

Olayların önem derecesiyle medyada yer alış biçimleri arasında büyük ve yaşamsal bir çelişki var.

Şimdi gelin bir sorunun cevabını arayalım:

Bugün Türkiye'de en önemli olay şunlardan hangisidir:

Erken seçim olasılığı, Erdoğan-Baykal polemiği, Cumhurbaşkanlığı seçimi, yıldızların evlenip boşanmaları, PKK meselesi, cari açık, Türk parasının aşırı değerini koruyup koruyamayacağı, AB ile müzakereler, Roj TV, 301. madde, AK Parti'deki çatlama sinyalleri, Amerikalı albay, Amerika'nın İran ya da Suriye için bizden üs isteyip istemediği, düşünce suçu davaları, İstanbul köprülerindeki gişelerin kaldırılması...

Kendi ilgi alanımıza göre bu listeyi düzenleyebilir ya da bir konuyu başa geçirebiliriz.

Bana sorarsanız yukarıdaki konuların hepsi bir yana, kuş gribi bir yana.


Dünden bu yana yani Sağlık Bakanı'nın resmen bu hastalıktan ölen insanlar olduğunu açıklamasından beri kuş gribi tartışma götürmeyecek biçimde Türkiye'nin en önemli sorunudur.

Dünya Sağlık Örgütü gibi son derece ihtiyatlı ve halkı paniğe sevk etmemeye dikkat gösteren bir kurumun birkaç ay önceki toplantısını hatırlıyorum.

Örgütün başkanı kaygılı bir ifadeyle, yüz milyonlarca kişinin canına mal olabilecek büyük bir salgınla karşı karşıya kalabileceğimizi duyuruyordu.

O zaman bu sözü aklımın bir köşesine yazmıştım.

İşte şimdi kuş gribi Türkiye'de. Vietnam'dan sonra bizde de kuş gribi yüzünden insanlar ölüyor.

Türkiye göçmen kuşların en önemli uğrak noktalarından biri olmaya devam edeceği için hep tehdit altında olacak.

Batı televizyonları Türkiye'de kuş gribinden ölen insanları döne döne yayınlıyor. Bunun turizme ve diğer ilişkilere ne gibi etkileri olacağını zaman gösterecek.

Bence hükümet şimdiden bir "kriz merkezi" oluşturmalı, medya konuya gereken önemi vererek halkı aydınlatacak bilgileri sürekli olarak tekrarlamalı, aşı stoku yapılmalı, Dünya Sağlık Örgütü ile ortak bir çalışma içine girilmeli.

İnanın ki bunlar erken panik anlamın