Türkiyemizin dışında ki edebiyatımız ...

Yeni Başlık Gönder Cevap Gönder « Önceki başlıkSonraki başlık »
Sayfa::  2
 Yazar  Mesaj
İdris-Abi



Kayıt: 27.03.2005
Üye No: 3,006
Şehir: İstanbul
Offline




Tarih: 09 Aralık 2010, 20:21 Tek mesaj gösterimi11

Türkistan coğrafyasında Nevaî, Azerbaycan’da Hasanoğlu, Nesimî, Kişverî, Habibî, Hataî gibi şairlerin

oluşturduğu edebi gelenekler, 16. yy başlarında Türk divan şiirini zirveye ulaştıran,

Türkçe’yi ‘diken’ durumundan çıkararak kamil, makbul, seçkin bir dil durumuna getiren

Fuzulî’nin
yetişmesinde etkili olmuştur.

****** Oğuzların Bayat boyundan olan Muhammed Fuzulî (1494-1556)

mükemmel bir eğitim almış, Türkçe ve Arapça’yı, matematik, tabiat, mantık, astronomi, felsefe ve

ilahîyat gibi ilimleri öğrenmiştir.

Klasik divan edebiyatının bir çok üstat şairine yazdığı nazireler edebi bilgilerinin de mükemmel

olduğunu göstermektedir.

Şairin eserlerinde Hakanî, Nizamî, Nesimî, Hataî dışında Abu Nuvas, Nevaî, Ahmedî, Şeyhî, Hayalî gibi şairlerin adlarına rastlamaktayız.

Kendinden önceki edebi geleneği çok iyi bildiği içindir ki Fuzulî hiç kimseyi tekrar etmemiş, hep yenilikler peşinde olarak ölümsüz eserler yaratmıştır

Bu konuda şair bir eserinde şöyle yazar:

“Öyle zamanlar olmuş ki geceleri sabaha kadar uyumamış, arayıp

bulduğum kelimeleri kalbimin kanıyla yazmışım. Sabah yazdıklarımın başka şairlerin eserine

benzediğini görünce onları silmişim. Bazen de sabahtan akşama kadar düşünce deryasına dalarak

söz elması ile mana gevherini delmekle uğraşmışım. Ama okuyanlar bu fikir anlaşılmıyor, bu kelime

halk içinde kullanılmıyor ve hoş değil deyince yazdıklarım gözümden düşmüş, hatta temize bile

çekmemişim. ”


Fuzulî’nin eserlerinin bu gün bile sevilerek okunmasının sebebi hiç şüphesiz budur.


Fuzulî üç dilde eserler vermiştir.

** Türkçe yazdığı eserler içerisinde Divanı, “Sohbetü’l-Esmar”, “Beng-ü Bade”, “Leyla ve Mecnun” mesnevileri ve 16. yy Türk nesrinin güzel örneği olan “Şikayetname” (veya Nişancı Paşa Mektubu) ,

Türkçe Divanına yazdığı önsöz ve diğer mektupları (Beyazıd Çelebi’ye, Ayaz Paşaya, Bağdat Kadısı Alaiddin’e vs) yer almaktadır.

Bir divanı, Hakanî’ye nazire olan “Enisü’l-kalb” kasidesi, nesirle yazdığı “Sıhhat ve Merez” (Ruhname, Hüsn-ü Aşk) , “Heft-Cam”(Sakiname) , “Rind-ü Zahid”(Muhavere-yi Rind-ü Zahid) esrleri Farsça, yine bir divan ve “Matlaü’l İtikat” adlı felsefî risalesi ise Arapça’dır.

*** Ayrıca Fuzulî’nin Türk edebiyatları için büyük önemi olan iki tercümesi de vardır.

Bunlar “Tercüme-i Hadis-i Erbain” (Kırk Hadis Tercümesi) ve “Hadikat-üs-Süeda” eserleridir.

Birinci esere yazdığı küçük ön sözde şair:

”Umumi feyz üçün tercümeyi Türki olunur” diye kaydetmektedir.

Bu tercüme eserleriyle Fuzulî Türk okurunu başka dillere bağımlı kalmaktan kurtarmayı, değerli eserleri kendi ana dilinde okumalarını sağlamayı amaçlamaktadır.

Görülen şu ki Fuzulî tüm hayatını şuurlu bir şekilde Türkçe’yi yüceltmeye, ona diğer diller arasında layıklı bir yer kazandırmaya adamış ve bunu başarmıştır.

Fuzulî yazdığı lehçenin Azerbaycan Türkçe’si olduğunu da anlamış ve Türkçe divanının ön sözünde ‘bülega-yi Rum’(yani Anadolu) ve ‘fusaha-yi Tatar’dan(yani Çağatay) onu mazur görmelerini istemiştir.

Fuzulî divan edebiyatının hemen hemen bütün türlerinde (gazel, kaside, muamma,rubai,terc-i bend, müseddes,muhammes vs.) eserler vermiş bir şairdir. Ama bunların içinde en fazla değer verdiği tür gazeldir:

Gazel bildirir şairin kudretin,
Gazel artırır nazımın şöhretin.


Saray edebiyatında hükümdarları meth etmek için genelde kaside türü kullanılır, gazel ise ikinci dereceli bir tür sayılırdı. Oysa halk tarafından kolayca ezberlenen ve hızla yayılan tür gazel idi. Fuzulî de halkın ruhuna ve kalbine hitap etmek için gazeli seçmişti:

Gazel de ki meşhur-i devran ola,
Okumak da yazmak da asan ola
.

Fuzulî gazellerinin merkezînde aşk durmaktadır. Bu şiirlerde genellikle gerçek insani duygular ele alınsa da, zaman zaman felsefî – tasavvufî bir kılıfa bürünmektedir. Sevdiğine bir türlü kavuşamayan lirik kahraman mutluluk ve huzuru onun mücerret varlığında arar.

Bundan dolayıdır ki Fuzulî sevgilinin güzelliğini ilahî mertebeye yükseltir, onu acımasız, ilgisiz, vefasız bir zalim olarak tasvir eder. Aşık ise bu dertten kurtulmayı istemez, çünkü bu hareket saf, yüksek arzu ve dileklerinden, aşk ve güzellik dünyasından ayrılmak demektir:

Eşk derdile hoşam, el çek ilacımdan tebib
Kılma derman kim, helakim zehri dermanındadır
.

Bu tavır o dönemin ahlak anlayışına, tabulaştırılmış gelenek ve yargılarına bir nevi isyan, karşı çıkıştır. Fuzulî şiirlerinde gerçek güzelin canlı, reel tasvirine de rastlayabiliriz:

Ey üzü gül, k? gnegi gülgun-ü donu kırmızı,
Ateşin kisvet giyib odlara yandırdın bizi.


* * * * Fuzulî sanatının zirvesi sayılan “Leyla ve Mecnun”

mesnevisinde işte bu gerçek ve ilahî aşkın sentezini görmekteyiz.

Şair bu eseri ile insan sevgisinin muhteşem bir abidesini meydana getirmiştir.

Fuzulî’nin eserlerinde aşk, tasavvuf konuları dışında, sosyal eleştiriye de yer verilmiştir.

Toplumdaki olumsuzlukları, zulüm ve adaletsizliği dile getiren şair, düşmanın güçlü, bahtın acı, derdin çok, dert anlayanın ise olmadığından şikayet etmektedir.

Bu sosyal eleştiri “Sohbetü’l Esmar”

eserinde daha da keskin bir şekil almaktadır.


Allegorik/ yerine ile ilgili olan bir şekilde toplum ve saray hayatını ele alan Fuzulî, kan dökerek meşhur olmak isteyen hükümdarları, kendisi dışında hiç kimseyi beğenmeyen kibirli insanları, kısacası, kavga ve adaletsizlikle dolu olan kendi toplumunu eleştirmektedir.

Aynı keskin eleştiriyi şairin “Beng-ü Bade” mesnevisinde ve orta çağ Azerbaycan nesrinin incisi sayılan “Şikayetname” adlı mektubunda da görebiliriz.

Dil, üslup, konu, estetik düşünce ve Felsefî fikir açısından bir ekol oluşturan Fuzulî, özellikle dil yönünden Azerbaycan divan edebiyatında dönüşü olmayan bir süreç başlatmıştır.

Fuzulî’nin gelenekleri asırlarca Türk edebiyatlarını etkilemiş,onları İran tesirinden kurtararak millî bir temele oturtmuştur.

17. -18. Yy’lar Azerbaycan’ın gerek tarihi, gerekse de kültürel hayatında ilginç olayların baş gösterdiği bir dönemdir. Millî bir politika yürüten Şah İsmail’den sonra kendilerini İran geleneklerine kaptıran torunları devleti hızla Farslaştırmaya başlamış, hatta başkenti Tebriz’den İsfahan’a göçürerek Türk zemininden uzaklaşmışlar.

Bu dönemde aralıklarla devam eden Osmanlı – İran savaşları ülkenin ekonomik ve kültürel gelişimini de etkilemiştir. 1729 yılında Safevî tahtının Afşar boyundan Nadir Şah’ın eline geçmesi ve az sonra (1747) onun da öldürülmesiyle merkezî hükümet zayıflamış, Azerbaycan topraklarında Kuba, Derbent, Şemahı, Bakü, Karabağ, Gence, Şeki, Tebriz hanlıkları, Marağa ve Urmiye malikaneleri, Şemseddin, Kazak, İlisu sultanlıkları vb. küçük hanlık ve derebeylikler ortaya çıkmıştır.

Bu dönemde büyük ölçüde Fuzulî etkisinde kalmış olan divan edebiyatının gelişmesini sürdürmesinin yanı sıra halk edebiyatı da hızlı bir yükselişe geçmiştir.

17. -18. Yüzyıllarda Azerbaycan aşık edebiyatının

Aşık Garip, Tufarganlı Aşık Abbas, Aşık Abdulla, Kerem Dede, Sarı Aşık, Aşık Alı, Hasta Kasım gibi büyük temsilcileri faaliyet göstermiş,

“Koroğlu”, “Aşık Garip”, “Aslı ve Kerem”, “Tahir ve Zühre”, “Abbas ve Gülgez”, “Aşık ve Yahşı” gibi kahramanlık ve aşk destanları ortaya çıkmıştır.

Ayrıca bazı yazarların halk edebiyatından etkilenerek telif destan yazdıkları da bilinmektedir.

**** muhemmed adlı şairin yazılı ve sözlü nesir geleneklerini birleştirerek yazdığı “Şehriyar” destanı bu türün en güzel örneklerindendir. Kahramanlık ve aşk destanlarının sentezi olan bu eserde canlı bir konuşma dili ile dönemin sosyal ve politik konularına da değinilmiştir.

* Saray geleneklerinden uzaklaşmaya başlayan divan edebiyatı bu zaman halka biraz daha yaklaşmış, günlük hayattan alınan konuları ve sosyal – politik olayları mesnevi, tarihi manzume, manzum hikayelerde ele almıştır.

Eserlerin diline canlı halk dilinden kelime ve deyimlerin, ata sözlerinin girmesi, kahramanların halkın içinden seçilmesi bu dönemin karakteristik özelliklerindendir.

Diğer bir husus da bazı şairlerin hem klasik divan şiiri türünden aruzla, hem de halk şiiri türünden hece ile eserler vermesidir.

Savaşlar sonucu olacak ki bu dönem şairlerinin bir çoğunun hayatı hakkında bilgiler günümüze ulaşmamış, sadece bazı eserleri bilinmektedir.
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
İdris-Abi



Kayıt: 27.03.2005
Üye No: 3,006
Şehir: İstanbul
Offline




Tarih: 09 Aralık 2010, 20:27 Tek mesaj gösterimi12

Fedaî adlı şairin bir tek ‘Bahtiyarname’ adlı mesnevisi elimizde bulunmaktadır.

Fedaî geleneksel Nizamî/ Kanunlarla ilgili olan.konularından uzaklaşarak “Sindbadname”

tipinde macera konusunu işlemiş, edebiyata tüccar, esnaf, denizci gibi sıradan insanları getirmiştir.

Klasik mesnevilerde işlenen adil hükümdar problemine yeni bir boyut kazandıran şair, eseri

oluşturan 10 hikayenin bir çoğunda iktidara halk içinden birisini getirmiştir.

Bu kahramanların yönetimi ele alarak ülkeyi adaletle idare etmesi, zulmü, haksızlığı ortadan

kaldırması divan edebiyatında yeni bir çizginin başlangıcı idi.

Muhammed Emanî (1536-1610) de klasik şiir örnekleri dışında

“Devesi ölmüş karı”, “Tiryekçi”, “Hatemi Tai ve Garip” gibi manzum hikayeler yazmıştır.
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
İdris-Abi



Kayıt: 27.03.2005
Üye No: 3,006
Şehir: İstanbul
Offline




Tarih: 09 Aralık 2010, 20:30 Tek mesaj gösterimi13

Manzum hikaye geleneğini sürdüren bir diğer şair de Mesud Mesihî’dir.

Elimizde bulunan tek eseri “Verga ve Gülşa”da şair hakkında bazı bilgiler bulunmaktadır.

Burada şairin eserini 1628/29 yılında bitirdiği, bu zaman 51 yaşında olduğu (dolayısıyla 1577/78

tarihinde doğduğu) , “Dane ve Dam”(Yem ve Tuzak) ve “Zenbur ve Esel” (Arı ve Bal)

adlı mesnevilerinin de bulunduğu bildirilmektedir. Maalesef son iki eser kayıptır.

Mesnevide sık sık kullandığı gazellere bakılırsa şairin bu alanda da eserler verdiği ve belki de bir

divanının olduğu anlaşılacaktır. Dil, üslup ve vezin açısından Fuzulî’nin “Leyla ve Mecnun”

mesnevisinin tesirinde kaldığı açıkça görülen “Verga ve Gülşa” eseri, aynı zamanda halk

kahramanlık ve aşk destanlarından da büyük ölçüde etkilenmiştir.

Fuzulî’nin Mecnun’undan farklı olarak Verga günlerini ağlamakla geçirmiyor, sevgilisini

kaçıranlarla savaşıyor, dayısının ülkesini düşmanlardan kurtarıyor.


Eser geleneksel olan trajik değil, mutlu sonla bitiyor. Sevgililer öldükten sonra diriliyor ve evleniyorlar.
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
İdris-Abi



Kayıt: 27.03.2005
Üye No: 3,006
Şehir: İstanbul
Offline




Tarih: 09 Aralık 2010, 20:50 Tek mesaj gösterimi14

17. yy şairlerinden olduğu bilinen Melik Bey Avcı da dönemin yetenekli şairlerindendir.

Şiirleri 1933 yılında A. Caferoğlu tarafından Berlin’de “Gencine” adlı bir el yazmada bulunmuştur.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
ek bilgi :

Bir Türk şairinin EL YAZMASI eseri '' GENCİNE '' Berlin / Almanya'da bulunuyor !?

BU NASIL BİR İŞTİR !?

Melik Bey Avcı , Alman mıdır !?

Ne hakla bize ait bir eser Almanların elindedir !?

Hem de el yazması !!

Çağdaş , uygar batı milletine bakın !?

Bize ait bir edebi eseri sahiplenmişler !!

Yahu ! senin edebi insanların yok mu !?

Sana ait elyazmaların yok mu !?

tarih sahnesine -100 lerde çıkmış bir millete yakışıyor mu !?

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

17. yy Safevî hükümdarlarından Şah Süleyman’ın (1666-1694) tahta çıkmasına ithaf edilen bu el

yazmada şairin 372 beytlik şiirleri yer almaktadır.

Fuzulî ve Nevaî tesirinin görüldüğü bu felsefî ve aşıkane şiirlerin dili genelde ağır olsa da, şair zaman zaman halk dilinden deyim ve kelimeler kullanmıştır.

Ayrıca burada eski Çağatay – Özbek Türkçe’sinden alınmış kelimelere de yer verilmiştir.

****** 17. yüzyıl Azerbaycan edebiyatında Fuzulî geleneklerinin en güzel devamcısı Alican Gövsî Tebrizî’dir.

Doğum ve ölüm tarihleri bilinmeyen şair Tebriz’de doğmuş, eğitimini Safevîlerin yeni başkenti İsfahan’da almış, burada dönemin tanınmış şair ve bilim adamı Mirza Tahir Vehid ile arkadaşlık etmiştir.

II. Şah Abbas’ın tarihçisi olan ve Türk, Fars, Arap, Hint dillerinde doksan bin beyitlik şiirleri bulunan Vehid, Gövsî Tebrizî’nin bir şair gibi yetişmesinde etkili olmuştur.

Şiirlerinden de anlaşıldığı gibi, şair saraydan uzak, sade bir hayat sürmüştür.

Gövsî’nin Divanının biri İngiltere, diğeri Gürcistan’da olmak üzere iki nüshası bilinmektedir.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Buyurun burdan yakınız ....

Gene bir Türk edebiyatçısının eserleri yabancıların elinde!?

Asillikleri / uygarlıkları ile övünen İngiliz'lere bakınız !! ??

Senin Şekispirini ben sahipleniyor muyum !!??

tarih sahnesine +500 lerde çıkmış bir millete kendine ait olmayan bir esere sahiplenmek yakışıyor mu !!

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------




Divan’da şairin gazel, muhammes, müseddes, terc-i bend, terkib-i bend, rubai türlerinden şiirleri yer almaktadır.

Bunların hepsi Türkçe’dir.

Gövsî Tebrizî her şeyden önce bir aşk şairidir. Şiirlerinin çoğunluğu aşk üzerinedir. O da Fuzulî gibi aşkı her türlü makam ve dünya malından üstün görmektedir:

Yeri yeri yoluna, ey esir-i devlet hey
Ki mal ile ele düşmez, giran behadır eşk.

Onun özü sözü ger derd-ü dağ-i alemdir
Veli ne derdin olursa ona devadır eşk
.

Bunun için de şair aşıkın giyimine değil, iç dünyasına bakmayı, değer vermeyi talep ediyor:

Zinhar kem libasine kem bakma aşikin
Kim dağın altı kırmızıdır, üstü garedir.



Gövsî’nin şiirlerinde sosyal motifler de kuvvetlidir. Şiirlerinde yaşadığı muhiti “Çark-ı Hunhar” adlandıran şair, adaletsizliğe, haksızlığa, eşitsizliğe isyan ediyor, çalışan, üreten, gönlü açık insanların zor hayat sürdüğünü dile getiriyor.

Karadır ruzigârı her kimin kim gönlü rövşendir
Bilir her tıfl-i mektep kim yazılmaz ağ ağ üste.


“Zemane her kimi yandırdı, ben kebap oldum”

diyen şair, bunları dile getirememekten yakınmaktadır:

Haray kim ne dilim var, ne bir dil anlayanım
Egerçi ney kimi cismim fegan ilen doludur.


Bu motifler Fuzulî’ye nazire olarak yazdığı “Söz” redifli gazelinde de bulunmaktadır:

Verilen örneklerden de görüldüğü gibi, Gövsî canlı, güzel bir Türkçe kullanarak şiirlerinin estetik gücünü artırmayı, Türkçe’yi aruz veznine uygun bir duruma getirmeyi başarmıştır.

Kullandığı “Bir arka ki gele su, var ümid bir de gele”, “Ağzı şirin eylemez helva demek helva gibi”, “Boyun belasın alım, kanı kan ile yumak olmaz” vs. gibi deyim ve atasözleri de şiirlerine bir canlılık kazandırmıştır.
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
İdris-Abi



Kayıt: 27.03.2005
Üye No: 3,006
Şehir: İstanbul
Offline




Tarih: 09 Aralık 2010, 21:06 Tek mesaj gösterimi15

Fuzulî’den sonra sadece Türk edebiyatını değil, Fars edebiyatını da etkileyen bir diğer şair, Saib Tebrizî’dir (1601-1676) .

Genç yaşlarında I. Şah Abbas’ın (1587-1629) tehcir siyaseti sonucu ailesi ile Tebriz’den yeni başkent

İsfahan’a göç etmek zorunda kalan Saib, seyahate çıkmış, Irak-i Arab’ı, Anadolu’yu gezmiştir.

İsfahan’a döndükten sonra Şah Abbas tarafından ilgi görmeyen şair, 1626 yılında bir daha buradan

ayrılmış, bir süre Kabil hakimi Nevvab Mirza’nın, Hindistan hükümdarı Cihan Şah’ın yanında

bulunmuş ve buralarda büyük saygı görmüştür.

Altı yıl burada kaldıktan sonra yine İsfahan’a dönmüş, bir süre saraydan uzak yaşadıktan sonra II.

Şah Abbas’ın (1642-1666) sarayına girmiş ve “Melik-üş Şüera” adını almıştır.

Bu hükümdarın ölümünden sonra saraydan ayrılan şair, ömrünün son on yılını saray dışında

geçirmiştir. Bu yıllar Saib’in hayatının en verimli yıllarıdır.

Şair bu yıllarda divanlarını konulara göre yeniden düzenlemiş ve 800

şairin eserlerinden örneklerin yer aldığı 25000 beyitlik meşhur Beyaz’ını (Sefine-i Saib)

oluşturmuştur.


Saib Tebrizi ’nin Fars ve Türk dillerinde divanları dışında “Kandaharnâme” adlı mesnevîsi ve henüz bulunamayan “Mahmud ve Ayaz” adlı manzum hikâyesi vardır.

Gerek Batılı, gerekse de Doğulu (İran, Hindistan vs.) araştırmacılar tarafından Farsça yazdığı eserlerle ele alınan Saib’in Türkçe eserleri hep dikkat dışı bırakılmıştır.

Saib Tebrizî kaside, rubai, mülemma, kıta vb. türlerde eserler verse de şiirlerinin büyük çoğunluğunu gazeller oluşturmaktadır. Lirik şiirlerinde Fuzulî geleneklerini devam ettirmiş, ona nazireler yazmıştır:

Tutulmuş könlümü cam ilen şadan eylemek olmaz,
El ilen püstenin ağzını handan eylemek olmaz.


Veya;

Elden çıharam zülf-i perişanını görgeç
Huşdan gederem serv-i huramanını görgeç.


Şairin gazellerinde tasavvufî ve dünyevî aşkın yanı sıra sosyal ve ahlâkî görüşleri de yer almaktadır. Aşk konulu şiirlerinde bile Saib, zulüm, haksızlık ve iftiraya karşı çıkıyor, nasihat edici bir tavır takınır. O, insanları dünya malı için herkese baş eğmemeye, arkadaşlıkta sadakatli olmaya çağırır:

Açmagil ağzın görende hal-i mişkin danesin,
Egme baş pergâr tek her nökteye dövran üçün.


Yoldaş oldur ki kara günlerde yoldan çıkmasın,
Keçme yoldaşdan Hızır tek çeşme-yi heyvan üçün.
Bazı beyitleri ise adeta atasözlerini andırmaktadır:
Ger umarsız ki cavanbaht olasız ahir-i ? mr,
Gocalar gedrini zinhar igidlikte bilin.

“Minnet ile dirilik ölümden beter” diyen şairin birçok gazeline bu eğilmez ruh hakimdir.

O, şiirin şekil güzelliği ile mana güzelliğini birleştirmeye, bir estetik-felsefî bütünlük yaratmaya çalışmıştır. Özellikle şiire getirdiği “Sebk-i Hindî” (Hint Üslûbu) ile gazellerindeki öğretici, nasihat edici yönü kuvvetlendirmiştir. Şair bir mısrada verdiği fikri, ikinci mısradaki örnekle açıklıyor ve tamamlıyor:

Çün ki nül binur olur mütlek inan alur heves,
Gaş garalanda çıkarlar yuvadan heffaşlar.

(Yarasalar hava kararınca çıktığı gibi, gönül de ilim nuru ile ışıklanmazsa heves ipini koparır.)

Veya başka bir örnekte olduğu gibi:

Cam urmak resmdür saki, tutulmuş ay üçün,
Seygel-i cam ile pervaz et tutulmuş könlümü.

Bu beyitte de halk arasında yaygın olan bir gelenekten (Ay tutulduğunda kaplara vurarak gürültü koparmak) söz edilmekte ve benzetme yapılmaktadır.

Saib Farsça şiirlerinde bile Türkçe deyim ve atasözlerinin çevirisinden yararlanmıştır.

Saib Tebrizî, vezin, şekil, konu açısından Azerbaycan divan edebiyatının son klâ* temsilcisi sayılabilir.
Çünkü ondan sonra divan geleneği giderek zayıflıyor, buna karşın güçlenen halk şiiri gelenekleri yazılı edebiyatta kendine yer edinîyor.

Saraydan çıkarak halkın içine karışan şairlerin büyük kısmı aynı zamanda, hece vezni ile halk şiiri türlerinde de eserler yazmaya başlıyorlar.

Bu husus özellikle şiir dilinin sadeleşmesini, canlı halk diline yaklaşmasını sağlamıştır.

Bu dönemde baş gösteren Osmanlı-İran, Rus-İran savaşları, ayrıca küçük hanlıklar ve derebeylikler arasında geçen savaşlar sonucu birçok şairin eserleri yok olmuş, günümüze ulaşmamıştır.
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
İdris-Abi



Kayıt: 27.03.2005
Üye No: 3,006
Şehir: İstanbul
Offline




Tarih: 09 Aralık 2010, 21:16 Tek mesaj gösterimi16

18. yüzyıl şairlerinden Nişat Şirvanî’nin cönklerde bulunan şiirlerine bakılırsa, yetenekli şair olduğu, Fuzulî etkisinde şiirler yazdığı ortaya çıkmaktadır.

Bir şiirinde canlı bir dille sevgilisine hitap etmektedir:

El yaman, yahşı deyer, gezme bu kaferler ile,
Sene yüz kerre dedim, gezme, müselman, gezme
.

Dönemin zorlukları, insanlarda sadakat ve vefanın kalmayışı, ağır hayat şartları şairin eserlerine yansımıştır:

Her tebibe söyledim derdim, devasın görmedim,
Möhnet-ü derd-ü gemin heç intehasın görmedim.
Bu cahanın bir hegigi aşinasın görmedim,
Her kimin çektim cefasın, bir vefasın görmedim.


Nişat’ın çağdaşlarından Şakir Şirvanî hem halk şiiri hem de divan şiiri türünden eserler vermiş, özellikle Nadir Şah Afşar’ın Şirvan’a hücumunu konu alan “Ahval-i Şirvan” adlı tarihî manzumesiyle bilinmektedir.

Tarihî manzume geleneğini sürdüren bir diğer şair de Ağa Mesih Şirvanî’dir.

Hayatı hakkında pek fazla bilgi olmasa da 1789 yılında geçen bir olayla ilgili yazdığı manzume, bu tarihe kadar yaşadığını göstermektedir. M. F. Ahundzade’nin ve F. Köçerli’nin büyük değer verdiği şairin gazel, muhammes, müstezad, terc-i bend vs. yazdığı, Guba hükümdarı Fetali Han için bir “Şahname” düzenlediği bilinmektedir.

“Kıssa-i Şirzad” mesnevisi ve bazı şiirleri elimize ulaşan Mechur Şirvanî de divan edebiyatı geleneklerini sürdüren şairlerdendir.

Mesnevisinde Safevî tahtını ele geçiren Nadir Şah’ı Kamil Vezir tipiyle canlandıran şair, ona karşı eserin kahramanı Şirzad’ı koymaktadır.

İyilikle kötülüğün mücadelesi şeklinde verilen olaylar, iyiliğin zaferi ile sonuçlanıyor.

18. yüzyıl Azerbaycan edebiyatının yetiştirdiği şairler arasında hiç şüphersiz Molla Veli Vidadî (1707-1808) ve Molla Penah Vagif’in (1717-1797) özel bir yeri vardır.

Aşık şiiri ve divan şiirinin yakınlaştığı bu dönemde onlar sadece her iki türden eserler vermemiş, divan edebiyatı geleneklerini halk şiirinde başarıyla uygulayarak güzel bir sentez oluşturmuşlar.

Gerek halk şiiri ve hece veznini gerekse de Arapça’yı, Farsça’yı, divan edebiyatını ve aruzu iyi bilen bu şairler halk şiirine yeni hava, yeni şekil, fikir ve felsefî derinlik kazandırarak Azerbaycan edebiyatının gelişim yönünü belirlemişler.

Divan edebiyatının çeşitli türlerinde (gazel, kaside, muhammes, müstezad vs.) eserler veren Vidadî ve Vagif, aşık edebiyatının da bayatı, geraylı, goşma, özellikle divan şiirinden gelen muhammes, müseddes türlerinde şiirler yazmışlar.

Bir süre Gürcistan hükümdarı II. İrakli’nin ve Gülüstan hanının sarayında yaşayan Vidadî hayatının büyük kısmını doğduğu Şemkir’de katiplik ve müderrislik yaparak geçirmiştir.

Zor şartlarda geçen hayatı şiirlerine de yansımış, karamsar bir şair olarak tanınmıştır.

II. İrakli’nin oğlunun ölümüne yazdığı “Mersiye”, Şeki hanı ve bir şair olan Hüseyin Han Müştak’ın öldürülmesiyle ilgili yazdığı “Müsibbetname” eserleri hem şairin kendi hayatındaki zorlukları, hem de dönemin sosyal, politik olaylarını ele alması açısından ilginç tir:

Eyledi her bir goşun geldikçe bir dürlü savaş,
Her tereften koydular can almaga meydane baş.
Keçti müddet, düşdü halka eyle bir gehti-meaş,
Olmayıb bir böyle zillet mutlaka alemde faş,
Gelmeyib böyle müsibbet Rum’e ya İran’e bak
.


Aşık şiiri türünden yazdığı eserlerde her ne kadar sade, anlaşılır bir dil kullansa da, divan edebiyatı türündeki şiirleri bir o kadar ağır, Fars ve Arap terkipleriyle doludur. Ama yine de aşk konulu gazellerinde bir akıcılık, ahenk ve melodi hissedilmektedir:


Bir cam getir saki bu devran bele kalmaz,
Ten bir gün olur hak ile yeksan, bele kalmaz.


Vidadî’nin de kurtulamadığı, divan edebiyatında yüzyıllarca süregelen, keder, hicran, hasret, şikayet, sitem motifleri ile dolu klâ* şiirin karşısına yaşama sevinci, coşku, neşe, hayattan zevk alma duyguları ile dolu bir şiiri Vagif koymuştur.

1717 yılında Gürcistan sınırındaki Kazak bölgesinde doğan şair, ömrünün 50 yılını Karabağ Hanlığı’nın başkenti Şuşa’da geçirmiş, sarayda büyük makamlara getirilmiş, ülkenin iç ve dış politikasını etkileyen kararlara imza atmıştır.

İran hükümdarı Ağa Muhammed Şah Kaçar’ın ilk kuşatmada Şuşa’yı alamamasında, şehrin savunmasını organize eden şair Vagif’in büyük rolü olmuştur.

Bu yüzdendir ki 1797 yılında şehri ele geçiren Kaçar’ın ilk sırada hapsettirdiği kişi Vagif’tir.

İdamını beklerken şahın öldürülmesi haberini alan şair

“Ey Vidadî gerdiş-i dövran-i keç reftare bak”

mısrası ile başlayan gazelinde bunu şöyle ifade eder:

Men fegire emr kılmıştı siyaset etmeye,
Saklayan mezlumu zalimden o dem gaffare bak.

Kurtaran endişeden ahenger-i biçareni
Şah üçün ol midberi tebdil olan mismare bak
.

Kaçar’ın elinden kurtulan şair fazla sevinemez. İktidarı ele geçiren Han’ın yeğeni Muhammed Bey Cevanşir amcasının en sadık adamı gibi ilk önce şairi idam ettirir (1797) .

Şuşa şehrinin Kaçar ordusunun askerleri tarafından yağmalanması sırasında Vagif’in şiirlerinden büyük kısmı yakılmış, yok edilmiştir.

Bunların arasında kaynaklarda sözü geçen divanı da bulunmaktadır.

Vagif hece vezni ile yazılan millî şiirde bir ekol oluşturmuş, gerçek güzeli, gerçek aşkı, sıradan insanların hayatını terennüm eden şiirlerinin dil, üslup, konu ve estetik-felsefî yönüyle Azerbaycan edebiyatına yön vermiştir.

Klâ* tarzda yazdığı şiirlerde de bu hususlara, özellikle dil malzemesine büyük önem veren şair, Arapça, Farsça terkiplerin karşılıklarını bularak kullanmış, divan şiirine atasözlerini, deyimleri, halkın düşünce tarzını ve esprilerini getirmiştir.

Aşk üzerine yazdığı bir gazelinde, dostu Vidadî’ye esprili bir şekilde artık ihtiyarladığını, aşık olamayacağını, bu tür işleri kendisi gibi gençlere bırakmasını tavsiye eder:

Ey Vidad? , gemi hicrane giriftar olmak
Bir sene bir mene, bir Yusif-i Kenan’e düşer.

Eşke düşmek sene düşmez, kocalıbsan, bele dur,
Bele işler yene Vagif kimi oğlane düşer.


Geldim” redifli gazelinde kullandığı terkipler canlı konuşma dilinden alınmıştır:

Çıktım başmak seyrine, edib seyr-i çemen geldim,
Ayak üsten Kazak’a bir gedib gördüm veten geldim
.

Vagif’in hayatının son yıllarında yazılmış “Bak” ve “Görmedim” redifli muhammeslerde seslenen şikayet ve sitem motifleri dolayısıyla bazı araştırmacılar şairin bu dönemde kötümserliğe yöneldiğini kaydetmekteler. Oysa bunlar kötümserlik değil, savaşlara, haksızlıklara, adaletsizliğe, ihanete karşı bir isyan, bir itiraz haykırışlarıdır. “Men cahan mülkünde mütlek doğru halet görmedim” mısrasıyla başlayan muhammesinde şair şöyle demektedir:

Muhteser kim beyle dünyadan gerek etmek hezer,
Ondan ötrü kim deyildir öz yerinde heyr-ü şer.
Aliler hak-ü mezellette deniler m? ’teber
Sahib-i zerde kerem yoktur, kerem ehlinde zer.
İşlenen işlerde ehkam-ü leyakat görmedim.


Vagif divan ve halk şiirinin geleneklerini başarıyla bir araya getirerek millî şirin gelişimini etkilemiş, bu şiire gerçek aşkı ve güzeli, halkın yaşam, gelenek ve göreneklerini, canlı dilini getirmiştir.
19. yy. Azerbaycan edebiyat tarihinde köklü değişiklikler dönemi olmuştur.

Klâ* divan şiiri varlığını korumaya devam etse de, artık eskisi gibi edebiyatın esas çizgisini oluşturamıyordu. Vagif geleneklerin etkisiyle gelişen millî şiir ve Avrupa edebiyatlarından alınan yeni türler (hikâye, tiyatro oyunları vs.) kendine yer açmaya başlamıştı.

19. yy. edebiyatına damgasını vuran bir diğer husus da maarifçilik hareketi olmuştur.
Maarifçiler Azerbaycan Türklerinin ve genellikle tüm Türk dünyasının içinde bulunduğu içler acısı durumu eğitimsizlikle açıklıyor ve çıkış yolunu okullar açmakta, ilim ve edebiyat aracılığıyla halkı aydınlatmakta görüyorlardı. Bu hareketin etsisi ile divan edebiyatına maarifçi fikirler, sosyal eleştiri ve mizahî motifler girmeye başlar.

19. yy’da klâ* şiir geleneklerinin yok olmasını engelleyen, genç şairlere bu edebiyatın sırlarını öğreten, çeşitli bölgelerdeki şairler arasındaki irtibatı sağlayan kurum, şiir meclisleri idi.

“Encümen-i Şuara” (Ordubad-Nahçıvan) , “Fevcü’l-Füseha” (Lenkeran) , “Meclis-i Üns” ve “Meclis-i Feramuşan” (Şuşa-Karabağ) , “Gülüstan” (Guba) , “Divan-i Hikmet” (Tiflis, Gence) , “Beytü’s – Sefa” (Şemaha) , “Mecmeü’ş – Şüera” (Bakü) vb. şiir meclisleri Seyit Azim Şirvanî, Bahar Şirvanî, Hurşid Banu Natevan, Fatma Hanım Kemine, Mirza İsmail Gasir, Mir Möhsün Nevvab, Hacı Ağa Fegir, Abullabey Asî gibi birçok şairin yetişmesinde etkili olmuştur.

Ayrıca bu dönemde Kuzey Azerbaycan’da Mirza Şefi Vazeh, Kasım Bey Zakir, Mirza Bakış Nedim, Baba Bey Şakir, Kazım Ağa Salik; Güney Azerbaycan’da Fazılhan Şeyda, Endelib Karacadağî, Seyid Ebülkasım Nebatî gibi şairler de klâ* tarzda şiirler yazmaya devam ediyordu.
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
İdris-Abi



Kayıt: 27.03.2005
Üye No: 3,006
Şehir: İstanbul
Offline




Tarih: 09 Aralık 2010, 21:24 Tek mesaj gösterimi17

Bu dönemde divan şiirinin en büyük temsilcisi hiç şüphesiz Seyid Azim Şirvanî’dir (1835-1888) .

Eserlerini Türkçe ve Farsça olmak üzere iki dilde yazan şairin 1892 yılında Tebriz’de yayınlanan Türkçe divanı üç bölümden oluşmaktadır.
* Birinci bölümde çoğu kaside olmakla, muhammes, hiciv, müseddes vs. şiirleri;
* ikinci bölümde altı yüz civarında gazel, birkaç rubai ve kıtaları;
* üçüncü bölümde ise yüz civarında manzum hikâyesi yer almaktadır.

Şairin kasidelerinin bir kısmı dönemin tanınmış kişilerine yazdığı methiyeler, diğeri ise çeşitli tarihî, sosyal ve politik kolular üzerinedir. Gazellerinin konusunu ise genelde aşk, dinî ve felsefî motifler oluşturmaktadır. Bu şiirlerinde Fuzulî’nin büyük etkisi görülmektedir:

Öldürür gahi dirildir aşiki gamzen oku,
Türfe sahirdi ki hem can-bahş, hem celladdır
.

Dönemine göre derin bilgisi, klâ* şiir geleneğine aşina olması Seyid Azim Şirvanî’nin şiirlerine şekil ve anlam güzelliği kazandırmış, onun çağdaşları arasından sıyrılmasına sebep olmuştur:

Ebr ağlayanda hande eder gönçe-yi çemen,
Şayet ki hande eyleye ol afet, ağlaram.


Şair gazel, kaside, hiciv, özellikle manzum hikâyelerinde yer alan maarifçi fikirlerle de toplum hayatını etkilemiştir.

Divan edebiyatı 19. yy’da Kuzey Azerbaycan’da ağırlığını giderek kaybetse de Güney’de koruyabilmiştir.
Bu dönemin en iyi temsilcileri Endelib Karacadağî ve Nebati ’dir.

Endelib Karacadağî’nin gazel, kaside, muhammes, rubai vs. gibi şiirlerinden oluşan divanı dışında en önemli eseri “Kıssa-yi Leyli ve Mecnun” mesnevisidir.

Fuzulî’nin eseri ile aynı vezinde ve onun etkisiyle yazılmış mesnevinin en önemli özelliği şairin kendi aşikane maceralarının da yer almasıdır.

Hançobanı” mahlası ile de şiirler yazan Seyid Ebülkasım Nebatî ise Türkçe ve Farsça şiirlerin yer aldığı yedi bin beş yüz mısralık bir divan bırakmıştır.

Aynı zamanda Vagif etkisinde hece vezniyle şiirler yazan Nebatî’nin eserlerinde canlı bir dil ile dünyevî ve ilâhî aşkın terennümünü görmek mümkündür.

Divan şiiri gelenekleri Azerbaycan’da hiçbir zaman tümüyle yok olmamış, ayrı ayrı şair ve yazarlar ta 20. yy’ın sonlarına kadar bu türden şiirler yazarak bu geleneği sürdürmüşler. 20. yy ortalarında Aliağa Vahid gibi bir gazel ustasının ortaya çıkması bu faaliyetlerin sonucudur.

* * * * Biraz uzunca bir bilgi oldu ama her satırını yazarken gurur , övünç duyduğum için hiç

yorgunluk çekmedim . Türk milletinin bir ferdi olarak hepsinin ellerine , yüreklerine sağlık diyorum

ve rahmetler diliyorum .

Kendi değerlerimizi tanımak ve sahip çıkmak amacıyla adlarını andığımız ve anacağımız bu

değerlerimizin önünde saygı ile eğiliyorum ve Saygılar rum ....

sevgimle kalasınız .
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder Cevap Gönder 2. sayfa (Toplam 2 sayfa) [Bu başlıkta 17 mesaj bulunuyor]
Sayfa::  2
« Önceki başlıkSonraki başlık »


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Bu foruma eklenti dosyaları gönderemezsiniz
Bu forumdaki dosyaları indiremezsiniz
TurkBoard çerezlerini temizle