Berceste
Bölüm Yetkilileri: e.pack2, eliah, JiLda, M@Vi, SUB-ZERO
Yeni Başlık Gönder Cevap Gönder 3. sayfa (Toplam 3 sayfa) [Bu başlıkta 23 mesaj bulunuyor] « Önceki başlıkSonraki başlık »

Sayfa::  3
 Yazar  Mesaj
Kelebeğin Günlüğü
Müstakbel ölü...
TurkBoard Fan


Kayıt: 13.06.2005
Üye No: 14,299
Şehir: İstanbul, hatta Üsküdar...
Online




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Sal Tem 22, 2008 3:44 am Mesaj: #21

Prof. Dr. İskender PALA hocamızın Zaman gazetesinin 19 Şubat 2004 tarihli nüshasında yayımlanan köşe yazısını aynen naklediyorum. Aslında bu kez şerh, beytin önüne geçiyor, ama hocanın o müthiş yorumu defalarca okunsa az gelir kanısındayım.


Arzûlar ve hû'lar


Lale Devri'nin sonunda, Patrona Halil isyanı sırasında ölen bir şairimiz vardır; Nedim.
Türk edebiyatının en şuh şairi olan Nedim, beşerî duygularını bir fevvare gibi dışa vurmayı sever ve çağına kadar birikip gelen bütün kültür malzemesinin üstünde bir söz mimarisi örer ki hayran olmamak elde değildir. İşte bir beyit:

Sînede evvel ne muhrik ârzûlar var idi
Lebde serkeş âhlar, âheste hûlar var idi


Şöyle demektir: "(Ey sevgili!) Önceleri sinemde ne kadar da yakıcı aşk arzuları var idi. (Öyle ki bu arzulardan dolayı) dudağımda baş çekmiş 'âh'lar, âheste 'hu'lar var idi."

Anlattığı manzara aşağı yukarı şudur: Sevgilinin özlemiyle kendini kaybederek bir köşede yığılıp kalmış bir âşık düşününüz. Bir yandan yana yakıla "ah" ediyor; öte yandan pes perdede sevgilinin adını tekrarlayarak "Ah o!.. Ah o!.." diye özlemini dile getirip kıvranıyor. Ahları, ağzından duman olup göklere doğru çıktığı için baş çekiyor; "hû (= o, mecazen sevgili) deyip sevgiliyi andığı için de acziyet içinde baş indiriyor. Yani iki hâl birbirine tam tezat... Birisi büyüklenme, diğeri tevazu... Sevgili uğruna çekilen acılarda büyüklenme; sevgili adını anarken (onun karşısında) kendini hiçe sayma, tevazu...

Şair beytinde vuslat özleminin iki belirgin tavrını dile getirmiş. 1. Ah-vah etmek ve 2. Hû (o) diye sayıklamak. Gerçekte bakıldığında bu iki tavrın ikisi de bir âşıkı kadar belki bir dervişin de tavrıdır. Çünkü özellikle Melami dervişleri, Kalenderîler ve batınî düşünce salikleri ah-vah içinde bir lezzet bulurlar. Günahları için dövünen ve çırpınan bir Hak âşıkı ve seher vakitlerinde Sevgili'yi zikrederek "Hu" çeken bir derviş, nihayetinde aynı kimliğin içinde tanımlanabilir. Üstelik şairin andığı ah kelimesi "Allah" anlamına geldiği gibi (Emr-ullah > Emr-ah); Hû dahi "O, yani Allah" demektir. Bütün bunlara bakınca gözümüzün önünde sevgilisi için kıvranan Nedîm'in arzularla dolu âşık portresi, yerini, seherlerde Allah'ı zikir ve tesbih eden dervişe bırakmaktadır. İyi de, Nedim hiçbir zaman tasavvuf öğretilerini hedef alan şiirler yazmamış profane bir şairdir. O halde biz bunu bile bile, neden Nedim gibi şuh bir şairden mistik ilhamlar devşirme yoluna gidiyoruz?!.. Doğrusu biz kendi keyfimize göre böyle bir eğilimde değiliz; şair kendisi bizim böyle anlamamızı ve nasıl bir söz ustası olduğunu keşfetmemizi istiyor. Belki de demek istiyor ki "Ey okuyucu! Benim şiirim öyle sağlamdır ki isteyen ondan başka bir anlam da çıkarabilir!" Elhak, durum da böyledir. Çünkü Divan şairleri, içinde yaşadıkları kültür zemininde hareket ederler ve söyledikleri şiirlerde toplumun değişik katmanlarına ait anlayışlara kapı aralayacak ipuçları bulundururlardı. Bazan bunu, "minareyi çalanın kılıfı hazırlaması" olarak da görürüz. Bu şiirin dili öylesine işlenmiştir ki XVI. yüzyıldan sonra şairlerin seçtiği kelimeler kendiliğinden birkaç anlama gönderme yapabilecek derecede süzülmüş, damıtılmış ve bir düşünce veya hayali, farklı biçimde yorumlanabilecek şekilde söyleme imkanı sağlamıştır. O toplum ki tasavvuf ile içli dışlıdır ve herkesin sosyal kimliği gibi bir de tarikat kimliği vardır; o halde Nedim'in şiirlerinde bile tasavvuf altyapısının kullanılması bizi şaşırtmamalıdır. Şair elbette içinde yaşadığı toplumun anlayış ve inanışından ilham alacak, belki çok aykırı söylediği konularda bile okuyucunun bakış açısına göndermelerde bulunacaktır.

Bütün bunlardan sonra daha da ileri gidebiliriz: Nedim'in yukarıda sözünü ettiği serkeş âhlar ile âheste hûlar arasında bir servi mazmunu vardır ki atalarımızın servi ile alakalı folklor malzemelerinden birini ortaya çıkarır. Servi (selvi), yılın her mevsiminde yeşil (dumanî, koyu yeşil) kalabilen, meyvesiz bir süs ağacıdır. Rüzgar engeli ve bahçe çiti olarak kullanılır ve odunu ile mobilyalık kerestesinden yararlanılır. Ama bütün bunlardan öte, serviler dünyanın her yerinde mabet bahçeleri ile mezarlıklara dikilir. Hemen her kültürde servinin daima yeşil kalması ve düzgün (dosdoğru, elif gibi) oluşu, ona teolojik bir misyon yüklemiş ve vahdet fikri ile örtüşmesini sağlamıştır. Doğu kültüründe servi, iğne yaprakları ile kesreti (çokluğu), topyekun hey'eti ile de vahdeti (Bir'liği) temsil eder. Meyvesi olmadığı için ona serv-i âzâd denir. Şöyle düpdüzgün endamı, uzun boyu ve iki yana salınışı ile sevgilinin yürüyüşünü hatırlattığı için serv-i reftâr, serv-i hırmâmân; fidan iken piramidal görüntüsü ile serv-i nâz ve bir sütun gibi yetişip olgunlaştığı zaman da serv-i sehî adlarını alır. Bir servi rüzgarda iki yana salınırken asla eğilip bükülmez, dalları sallanmaz, bilakis bir kütle halinde rüzgar yönünde gider ve gelir. Bu gidiş gelişler esnasında iğne yaprakları arasından geçen rüzgar belli bir ses çıkarır. Bu ses, dikkatle dinlenildiğinde "Hû!" kelamı işitilir. Atalarımız bu "Hû! (=o, Allah)" sesi dolayısıyla servinin zikrettiğini söylemişler ve servileri cami bahçeleri ile mezarlıklara bu yüzden dikmişlerdir. Hatta mezarlık servileri kabirlerin hemen baş ucuna dikilir. Böylece servi her "Hû!" dedikçe oradaki mevtanın bir günahının döküldüğüne inanılır. Ne iyimser ve şairane bir yorum!.. Acaba servinin dezenfektan (koku giderici, ölü ve et kokusunu emen) özelliğini keşfederek onun mezarlıklara dikilmesini sağlayan hekim yahut botanik bilgini, böyle düşünür müydü?!.. Şairinki gönülden, botanikçininki akıldan... Nedim tercihini gönülden yana yaptığı içindir ki dudağından çıkıp göklere doğru uzanan âhlarının dumanını bir servi olarak düşünüyor ve ona âheste "Hû!"lar dedirterek sevgilisini bir kere daha sayıklamaya vesile buluyor.

Ne zarif bir âşık!..





_________________
239943
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Kelebeğin Günlüğü
Müstakbel ölü...
TurkBoard Fan


Kayıt: 13.06.2005
Üye No: 14,299
Şehir: İstanbul, hatta Üsküdar...
Online




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Pts Kas 17, 2008 6:30 am Mesaj: #22

Gamze mi? Neuzübilleh!


"Gamzedeyim, deva bulmam
Garibim, bir yuva bulmam
"


diyen hüzzam şarkının ilk kelimesinde şair acaba gamzedeyim (gama giriftar olmuş, elemlere uğramış) derken gamze' deyim (gamzeye mecburum, gamzede tutulup kalmışım, kendimi ondan alamıyorum mu demek istemiştir? Yahut tevriyede bu iki ihtimalden hangisi uzak anlam konumunda olmalıdır? Ciddi bir mesele!

Gamze kelimesine sözlükler ilk olarak "yanakta tabii olarak bulunan veya gülümseme esnasında oluşan çukurluk" anlamını verirler. Ancak edebiyat estetiğinde asıl gamze "sitemli ve süzgün bakış" demek olan yan anlamda gizlidir. O Karacaoğlan'ın,

Elif kaşlarını çatar
Gamzesi sineme batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye


yahut,

Niçin aldanmayım niçin yanmayım
Deli gönül bir sevdaya bağlıdır
Özü şirin sözü şirin bir güzel
Gamzesi ok kaşı yaya bağlıdır.


dizelerindeki gamze ile aynıdır.

Sevgiliyi merkeze alan klasik Türk şiirinde gamze hakkında destanlar yazılabilir. Bir defa o, sevgiliden görülecek lütufların en büyüğüdür. Güzelin her bir gamzesi
aşıklarından yüzlercesinin canlar vermesine sebep olur. Nitekim Nedim onu,

Afet-i can dediler gamze-i celladın için

diye tarif eder. Aşıkların canları için afet olan bir gamzede cellatlık özelliği bulunması, o kadar da şaşırılacak bir şey değildir.

Gamze'yi tanımlamak, kelimelere dökmek ve anlatmak elbette zordur. Ancak biz onu "dudaklarında gülümseme olan bir güzelin hafiften kaşlarını çatarak süzgün tavrıyla nazlanarak bakışı" olarak anlıyoruz.

Hani Mona Lisa'nın göz zaviyesinden aynı anda ağlayan ve gülen çehresinin görünmesi gibi gamzede de hem sitem, hem sempati iç içedir. Muhatabı ondan gönlüne ve ruh haline uygun anlamı kendisi çıkarır. Sevgili, kat kat anlam tevriyeleriyle yüklü gamzesiyle baktığında aşığını girift şüphelere düşürür. Yani acaba o, bu manalı bakış ile ne demek istemiştir? İşte aşık için en müşkil sual. Çünkü kendisinin sevgili nazarındaki mevki ve mertebesini anlaması bu gamzede gizlenmiş olan manalara bağlıdır ve aşk içinde ona göre yeni tavırlar geliştirecektir. Nitekim Nef'i,

Gamzen suale başlasa uşşaka her müjen
Guya lisan-ı hal ile bir terceman olur


buyurmuş ve o süzgün bakıştan sıçrayan kirpik oklarını birer tercüman olarak nitelendirmiştir.

***

Be-nîm gamze tuvânî ki katl-i âm kunî
Neûzübilleh, eger gamze-râ tamâm kunî


Mana murad olundukta aşıklara acımamak elde değildir:

"Sevgilinin şöyle güçsüz ve küçücük bir gamze kırıntısı bile aşıklar arasında katliama sebep oldu. Allah korusun, gamze ya bir de tamam olsaydı?"



Kaynak: İskender PALA, Âh Mine'l-Aşk.




_________________
239943
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Kelebeğin Günlüğü
Müstakbel ölü...
TurkBoard Fan


Kayıt: 13.06.2005
Üye No: 14,299
Şehir: İstanbul, hatta Üsküdar...
Online




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Pzr Arl 21, 2008 5:27 am Mesaj: #23

Divan şiirinin Anadolu'daki ilk şairi sayılan Hoca Dehhanî bir mücevher ustası yahut bir kuyumcu değildi. Ancak o, sevgiliyi değerli kabul ettiği için ona mücevherleri layık görmüş ve şöyle demişti:

Gözün sadefinden nice dürdane dökersin
Şol dişi güher dudağı mercan ere umma


"Ey âşık! Gözünün sedefinden daha ne zamana kadar inci taneleri döküp duracaksın? Zannediyor musun ki böyle yapınca o dişi inci, dudağı mercan olan sevgiliye ulaşabileceksin!?.." Şair bu beyitte adeta okuyucusunun iki hususta dikkatini çekiyor ve bir şeyin farkına varılmasını istiyor. Birincisi incinin sedeften elde edildiği ve sedefin de değerli oluşu, ikincisi ise incilerin mercanla birlikte saklanması.

Eski hanımefendiler, inci ve mercanlarını akikten yapılan mücevher kutularında bir arada saklarlar, diğer mücevherleri ile karıştırmazlarmış. Bizce bunun sebebi, şairin farkına varmamızı istediği husus olmalıdır: Hem inci, hem de mercan denizden çıkartılır ve bir zamanlar canlı iken sonradan taşlaşmış olarak değer bulur. Şair ilk dizede inciyi, ikinci dizede mercanı anarak âşıkın (kendisinin) gözünü denize benzetmektedir ki okuyucu bunun farkına vardığı zaman onun sevgili uğruna ne derece çok (denizler kadar) ağladığını görmüş olacaktır. Bu da sevgilisinin ne derece güzel olduğunun delilidir.




Bu metin, İskender PALA'nın 16 Aralık 2008 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan "İnci mercan yükün gelir" başlıklı köşe yazısından alıntılanmıştır.




_________________
239943
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder Cevap Gönder 3. sayfa (Toplam 3 sayfa) [Bu başlıkta 23 mesaj bulunuyor]
Sayfa::  3
« Önceki başlıkSonraki başlık »


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Bu foruma eklenti dosyaları gönderemezsiniz
Bu forumdaki dosyaları indiremezsiniz
TurkBoard çerezlerini temizle  
Oyunlar