Füruğ Ferruhzad

Yeni Başlık Gönder Cevap Gönder « Önceki başlıkSonraki başlık »
Sayfa::  1
 Yazar  Mesaj
La vié
eci
Bölüm Yöneticisi


Kayıt: 13.06.2007
Üye No: 82,236
Şehir: Bulut '
Offline




Tarih: 10 Eylül 2012, 14:54 Tek mesaj gösterimi1

    (d. 5 Ocak 1935 - ö. 13 Şubat 1967), İranlı şair, yazar, oyuncu, yönetmen, ressam. İran'ın 20. yy'da yetiştirdiği en önemli kadın şairlerindendir.

    Yaşamı

Babası Muhammed Ferruhzad ile annesi Turan Veziriteber'in yedi çocuğundan üçüncüsüydü. Mahalle mektebinde 9. sınıfa kadar devam ettikten sonra kız sanat okuluna gitti. Burada resim, dikiş-nakış ve el sanatları öğrendi. Hicivci şair Füruğ, 16 ya da 17 yaşlarına geldiğinde Perviz Şapur ile evlendi. Eğitimine kocasının yanında Ahvaz'da devam etti. Bir yıl sonra tek çocuğu olan Kāmyār'ı dünyaya getirdi. Evliliğinden iki yıl sonra 1954 yılında Füruğ, eşinden ayrıldı. Mahkeme Kāmyār'ın velayetini babasına verdi.

Füruğ, Tahran'a geri dönüp şiir yazmaya devam etti ve Esir adını verdiği ilk kitabını yayınladı.

1958 yılında İbrahim Gülistan'la tanışır ve dokuz ayını Avrupa'da geçirir. Şair bu dönemde yaşamının esin kaynağı olan şiirlerine devam eder ve hızla iki kitabını daha piyasaya sürer. Bunlardan ilki Duvar ve diğeri de İsyandır.

İranlı cüzzam hastalarını ve onların sorunları ile ilgili olarak Tebriz'de film yapar. 1962 yılında filmi Kara Ev adını verdiği filmiyle dünyanın çeşitli yerlerinde ödüller kazanır. Film çekimi sırasında cüzzamlılar evinde tanıştığı Hüseyin Mansur isimli çocuğu evlat edinir.

1963 yılında Füruğ, Yeniden Doğuş adlı eserini yayınlar. Artık şiirde olgunlaşma dönemidir ve sanatsal düzeyi yüksektir. Bu kitabıyla şair, İran şiirinde derin ve etkileyici değişikliklere yol açmıştır.

13 Şubat 1967 tarihinde öğleden sonra saat 14.30'da stüdyoya gitmek için hızla seyir halindeyken karşısına çıkan okul aracına çarpamamak için direksiyonu kıran Füruğ, aracından fırlayıp, boynunun kırılmasıyla 32 yaşında hayata gözlerini yummuştur.

Modern İran şiirine önemli katkılar sağlayan şairin ölümünden sonra çalışmaları Soğuk Mevsim adı altında bir kitapta toplandı. Michael Hillman, Yalnız Kadın adıyla onun hayatını ve şiirlerini 1987 yılında yayınladı. Şairin şiirleri ve yaşamı hakkında daha pek çok makale ve kitap yayınlandı. Hayatı filme çekildi.

Füruğ Ferruhzad, şiirlerinde kadınların sorunlarını ele almakta, İran toplumunun kadınlara karşı uyguladığı ayrımcılığı eleştirmektedir. Bu fikirleri zaman zaman şiddetli tartışmalara yol açmıştır. İran'da kadınların yaşamlarının daha iyi hak ve koşullara kavuşmasını savunmaktaydı. Dönemindeki Şah'ın despotluğuna da karşı çıkmıştır. Şiirleri kimi zaman İran toplumunca erotik bulunmuştur.

İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi'nin 1999 yapımı Rüzgar Bizi Sürükleyecek filminin adı, şairin bir dizesinden alıntıdır.

    Kitapları
    Tutsak (Esir) (1952)
    Duvar (1957)
    İsyan (1959)
    Yeniden Doğuş (1964)
    İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına (Bu kitabı tamamlayamadan 1967'de öldü.)


    Ödülleri
    1962 yılında yaptığı belgeselle İtalya Belgesel Filmler Festivali'nde birincilik.
    1963 yılında “Kara Ev” filmiyle, Almanya'daki Oberhausen Film Festivali'nde en iyi film ödülü.







soğuk anların çarçabuk geçişinde
yaban gözlerin senin kendi sessizliğinde
duvar örüyor çevreme
kaçıyorum senden yol sapaklarında

kırları yıldız tozunda görebileyim diye
ışık pınarlarının suyunda yıkanayım diye
sıcak yaz günlerinin ebruli sisinde
eteğimi yabani zambaklarla doldurayım diye

köy evlerinin damından horoz seslerini duyayım diye
kaçıyorum senden kırların eteğinde
yeşilliklere ayağımı sağlam basayım diye
ya da çimenlerin soğuk çiğini içeyim diye

kaçıyorum senden, terk edilmiş bir sahilde
kayıp kırların göğündeki karanlık buluttan
denizdeki fırtınaların baş döndüren dansını göreyim diye

uzak bir günbatımında
yabani güvercinler gibi kanatlarımın altına alayım diye
çölleri, dağları, gökyüzünü
kuru çalıların arasından
kırlardaki kuşların mutluluk şarkılarını duyayım diye

kaçıyorum senden, senden uzakta açayım diye
arzu şehrinin yolunu
ve şehrin derinliklerinde...
düş sarayının ağır, altından kilidini

lakin gözlerin, sessiz çığlıklarıyla
yolları karartıyor
sırrının karanlığında yeknesak
çevremde duvar örüyor

elbet bir gün
tereddüt gözünün büyüsünden kaçarım
saçılırım, rengarenk düş çiçeklerinden saçılan koku gibi
gece rüzgarının saçlarındaki dalgadan akar
güneşin kıyısına dek giderim
sonsuz dinginliğinde uyumakta olan bir dünyada

altın renkli bir bulutun yatağına kayarım yumuşacık
ışık huzmeleri dökülür mutluluğun göğüne
küme küme ahenk tarhları

ben oradan özgürlük ve sarhoşlukla
bakarım büyülü gözlerinle
yollarını kararttığın dünyaya
bakarım, büyülü gözlerinin
sırların karanlığında yenkesak
ördüğü duvara


// Duvar // (1956)






_________________

Cry StaL


Söylenmemiş sözlerle sev beni dedi kadın,
Eskitilmemiş...

La vié
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder MSNM Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Mavi...
Hüzünbaz


Kayıt: 14.04.2012
Üye No: 197,512
Offline




Tarih: 10 Eylül 2012, 14:56 Tek mesaj gösterimi2

kadınım Tiryaki




_________________


Mutlu edeceğim yokluğunu...
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
La vié
eci
Bölüm Yöneticisi


Kayıt: 13.06.2007
Üye No: 82,236
Şehir: Bulut '
Offline




Tarih: 10 Eylül 2012, 14:58 Tek mesaj gösterimi3



    Ey kanımın bataklığının altın balığı.
    Hoş olsun sarhoşluğun, beni içiyorsun '





_________________

Cry StaL


Söylenmemiş sözlerle sev beni dedi kadın,
Eskitilmemiş...

La vié
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder MSNM Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
La vié
eci
Bölüm Yöneticisi


Kayıt: 13.06.2007
Üye No: 82,236
Şehir: Bulut '
Offline




Tarih: 10 Eylül 2012, 18:16 Tek mesaj gösterimi4



Yeniden Doğuş '

tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir

seni, kendinde tekrarlayarak

çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek.

ben bu ayette seni ah çektim, ah

ben bu ayette seni

ağaca ve suya ve ateşe aşıladım!

yaşam belki

uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği,

yaşam belki

bir urgandır, bir adamın daldan kendini astığı,

yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur,

yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır,

ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi,

şapkasını kaldırarak,

başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle ‘günaydın’ diyen.

yaşam belki de o tıkalı andır,

benim bakışımın senin buğulu gözlerinde kendini paramparça yıktığı

ve bir duyumsama var bunda

benim ay ve karanlığın algısıyla birleştireceğim.

yalnızlık boyutlarındaki bir odada,

aşk boyutlarındaki yüreğim,

kendi mutluluğunun sade bahanelerini seyreder,

saksıda çiçeklerin güzelim yok oluşunu

ve senin bahçemize diktiğin fidanı

ve bir pencere boyutlarında öten

kanarya ötüşlerini.

ah..

budur benim payıma düşen,

budur benim payıma düşen,

benim payıma düşen,

bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür,

benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir

ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette,

benim payıma düşen anılar bahçesinde hüzünlü gezintidir.

ve ‘ellerini

seviyorum’ diyen

sesin hüznünde ölmektir
..

ellerimi bahçeye dikiyorum,

yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum

ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda

yumurtlayacaklardır..

küpeler takacağım kulaklarıma

ikiz iki kızıl kirazdan

ve tırnaklarımı papatya çiçekyaprağıyla süsleyeceğim.

bir sokak var orada,

aynı karışık saçları, ince boyunları ve sıska bacaklarıyla

küçük bir kızın masum gülüşlerini düşünüyorlar

bir gece

rüzgarın alıp götürdüğü.

bir sokak var benim yüreğimin

çocukluk mahallesinden çaldığı,

zaman çizgisinde bir oylumun yolculuğu

ve bir oylumla gebe bırakmak zamanın kuru çizgisini

bilinçli bir imgenin oylumu

aynanın konukluğundan dönen.

ve böylecedir,

birisi ölür

ve birisi yaşar.

hiçbir avcı,

çukura dökülen hor bir arkta inci avlamayacaktır.

ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum

okyanusta yaşayan

ve yüreğini tahta bir kavalda

usul usul çalan

küçük hüzünlü bir peri

geceleri bir öpücükle ölen

ve sabahları bir öpücükle yeniden doğacak olan..





_________________

Cry StaL


Söylenmemiş sözlerle sev beni dedi kadın,
Eskitilmemiş...

La vié
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder MSNM Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Mavi...
Hüzünbaz


Kayıt: 14.04.2012
Üye No: 197,512
Offline




Tarih: 10 Eylül 2012, 20:19 Tek mesaj gösterimi5

    İNANALIM SOĞUK MEVSİMİN BAŞLANGICINA

    ve bu benim
    yalnız bir kadın
    soğuk bir mevsimin eşiğinde,
    yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın
    başlangıcında
    ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu
    ve bu beton ellerin güçsüzlüğü

    zaman geçti
    zaman geçti ve saat dört kez çaldı
    dört kez çaldı
    bugün aralık ayının yirmi biridir
    ben mevsimlerin gizini biliyorum
    ve anların sözlerini anlıyorum
    kurtarıcı mezarda uyumuştur
    ve toprak, ağırlayan toprak,
    dinginliğe bir belirtidir.

    zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı

    sokakta rüzgâr esiyor
    sokakta rüzgâr esiyor
    ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum
    cılız, kansız saplarıyla goncaları,
    ve bu veremli yorgun zamanı
    ve bir adam ıslak ağaçların yanından geçiyor
    damarlarının mavi urganı
    ölü yılanlar gibi boynunun iki yanından
    yukarı süzülmüştür
    ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
    yineliyorlar
    -selam
    -selam
    ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

    soğuk bir mevsimin eşiğinde
    aynaların ağıtı topluluğunda
    ve uçuk renkli deneyimlerin yaslı toplantısında
    ve suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu günbatımında

    gitmekte olan o kimseye böyle
    dayançlı
    ağır
    başıboş
    nasıl dur emri verilebilir.
    o adama nasıl diri olmadığı söylenebilir, hiçbir
    zaman diri olmadığı.

    sokakta rüzgâr esiyor
    inzivanın tekil kargaları
    sıkıntının yaşlı bahçelerinde dönüyorlar
    ve merdivenin boyu
    ne kadar kısa

    onlar bir yüreğin tüm saflığını
    kendileriyle masallar sarayına götürdüler
    ve şimdi artık
    nasıl birisi dansa kalkacak
    ve çocukluk saçlarını
    akan sulara dökecek
    ve sonunda koparıp kokladığı elmayı
    ayakları altında ezecek?

    sevgili, ey biricik sevgili
    ne de çok kara bulut var güneşin konukluğunu
    bekleyen.
    uçuş düşlediğin bir yolda bir gün
    o kuş belirdi
    sanki yeşil hayal çizgilerindendi
    esintinin şehvetinde soluyan taze yapraklar
    sanki
    pencerenin lekesiz belleğinde yanan o mor yalaz
    lambanın masum düşüncesinden başka bir şey
    değildi.

    sokakta rüzgâr esiyor
    bu yıkımın başlangıcıdır
    senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu
    sevgili yıldızlar
    kartondan yapılı sevgili yıldızlar
    gökyüzünde, yalan esmeye başlayınca
    artık yenik peygamberlerin surelerine nasıl
    sığınılabilir?
    biz binlerce bin yıllık ölüler gibi birbirimize
    varırız ve o zaman
    güneş cesetlerimizin boşa gitmişliğini yargılayacak.

    ben üşüyorum
    ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım
    sevgili, ey biricik sevgili, "o şarap meğer kaç
    yıllıkmış?"
    bak burada
    zaman nasıl da ağır
    ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar
    neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?

    ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum
    ben üşüyorum ve biliyorum
    yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından
    birkaç damla kandan başka
    hiçbir şey arda kalmayacak.
    çizgileri bırakacağım
    sayı saymasını da bırakacağım
    ve sınırlı geometrik biçimler arasından
    enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım
    ben çıplağım, çıplağım, çıplak
    sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak
    ve aşktandır tüm yaralarım benim
    aşktan, aşktan, aşktan.
    ben bu başıboş adayı
    okyanusun devriminden geçirmişim
    ve dağ patlamasından.
    ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi
    en değersiz zerresinden güneş doğdu.

    selam ey masum gece!

    selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini
    inanın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren!
    ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları
    baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar
    ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık
    dünyasından geliyorum
    ve bu dünya yılan yuvasına benziyor
    ve bu dünya
    öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki
    seni öpüyorken
    kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar.

    selam ey masum gece!

    pencereyle görmek arasında
    her zaman bir aralık var.

    niçin bakmadım?
    bir adam ıslak ağaçların yanından geçtiği zamanki
    gibi...

    niçin bakmadım?
    annem o gece ağlamıştı sanırım
    benim acıya ulaştığımı ve dölün biçimlendiği gece
    benim akasya başaklarına gelin olduğum gece
    İsfahan'ın mavi çini tınlamasıyla dolduğu gece
    ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün
    içine dönmüştü
    ve ben onu aynada görüyordum
    ayna gibi duru ve aydınlıktı
    ve ansızın çağırdı beni
    ve ben akasya başaklarının gelini oldum.
    annem o gece ağlamıştı sanırım.

    bu tıkalı küçük pencereye nasıl da boş bir aydınlık
    uğradı
    niçin bakmadım?
    tüm mutluluk anları biliyorlardı
    senin ellerinin yıkılacağını
    ve ben bakmadım
    ta ki saatin penceresi
    açıldı ve o özgün kanarya dört kez öttü
    dört kez öttü
    ve ben o küçük kadınla karşılaştım
    gözleri, simurgların boş yuvaları gibiydi
    baldırlarının kımıltısında giderken sanki
    benim görkemli düşümün kızlığını
    kendisiyle götürüyordu gecenin yatağına.

    acaba saçlarımı yeniden
    rüzgârda tarayacak mıyım?
    acaba bahçelere menekşe ekecek miyim
    ve sardunyaları
    pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım?
    dans edecek miyim yeniden bardaklar üstünde?
    kapı zili acaba beni
    yeniden sesin bekleyişine doğru götürecek mi?

    "bitti artık" dedim anneme
    "hep düşünmeden önce olur olanlar
    gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

    boş insan
    güvenle dolu, boş insan
    bak dişleri nasıl
    çiğnerken marş söylüyor
    ve gözleri nasıl
    yırtıyor dikizlerken
    ve o nasıl ıslak ağaçların yanından geçiyor
    dayançlı,
    ağır,
    başı boş.

    saat dörtte,
    damarlarının mavi urganı
    ölü yılanlar gibi iki yanından boynunun
    yukarı süzülmüş oldukları an
    ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
    yineliyorken
    -selam
    -selam
    sen asla o dört su lalesini
    kokladın mı hiç?...

    zaman geçti
    zaman geçti ve gece akasyanın çıplak dallarına düştü
    gece pencere camlarının ardında kayıyor
    ve soğuk diliyle
    geçmiş günün artıklarını içine çekiyor.

    ben nereden geliyorum?
    ben nereden geliyorum?
    böyle bulaşmışım gecenin kokusuna?
    mezarımın toprağı tazedir hâlâ
    o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum...

    ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili!
    ne de sevecendin yalan söylerken
    ne de sevecendin aynaların göz kapaklarını kapatırken
    ve avizeleri
    tel saplarından koparırken
    ve acımasız karanlıkta beni aşk ovalarına götürürken
    ta ki susuzluk yangınının uzantısı olan o şaşkın
    buğu uyku çimenliğine oturdu
    ve o karton yıldızlar
    sonsuzun çevresinde dönerlerdi.
    sözü neden sesli söylediler?
    bakışı neden görüşmenin evinde konuk ettiler
    neden okşayışı
    kızoğlankız saçların arına götürdüler?
    bak burada nasıl
    sözle konuşanın
    bakışla okşayanın
    ve okşayışla ürkmekten dinginleşen canı
    sanı direklerinde
    çarmıha gerilmiştir.
    ve gerçeğin beş harfi olan
    senin beş parmağının dalı
    onun yanaklarında nasıl iz bırakmıştır!

    suskunluk nedir, nedir, nedir ey biricik sevgili?
    suskunluk nedir söylenmemiş sözlerden başka
    ben susuyorum fakat serçelerin dili
    doğa şöleninin akan sözcüklerinin yaşam dilidir
    serçelerin dili yani; bahar. yaprak. bahar.
    serçelerin dili yani; meltem. koku. meltem.
    serçelerin dili fabrikada ölüyor.

    bu kimdir, bu sonsuzluğun caddesi üstünde
    birlik anına doğru yürüyen
    ve her zamanki saatini
    matematiğin eksiltmeler ve ayırmalar mantığıyla
    kuran
    bu kimdir bu, horozların ötüşünü
    gündüzün yüreğinin başlangıcı diye bilmeyen
    kahvaltı kokusu başlangıcı diye bilen
    kimdir bu, başında aşk tacı taşıyan
    ve gelinlik giysileri içinde çürüyen.

    demek sonunda güneş
    aynı zamanda
    umutsuz kutuplarının ikisine birden ışımadı.
    sen mavi çini tınlamasından boşaldın.

    ve ben öyle doluyum ki sesimin üzerinde namaz
    kılıyorlar...

    mutlu cenazeler
    üzgün cenazeler
    suskun düşünür cenazeler
    güleryüzlü, güzel giysili, obur cenazeler
    belirli saatlerin duraklarında
    ve geçici ışıkların kuşkulu zemininde
    ve boşunalığın çürük meyvalarını satın alma
    şehvetinde...
    ah,
    kavşaklarda ne insanlar var olayları merak ediyorlar
    ve bu, dur düdüklerinin sesi
    zamanın dişlisi altında bir adamın ezilmesi
    gerektiği, gerektiği, gerektiği bir anda
    ıslak ağaçların yanından geçen adam...

    ben nereden geliyorum.

    "bitti artık" dedim anneme,
    "hep düşünmeden önce olur olanlar
    gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

    selam sana ey yalnızlığın garipliği,
    odayı sana bırakıyorum
    kara bulutlar her zaman çünkü
    arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir
    ve bir mumun tanıklığında
    apaydın bir giz var onu
    o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor

    inanalım
    soğuk mevsimin başlangıcına inanalım
    düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım
    işsiz devrik oraklara
    ve tutsak tanelere.
    bak nasıl da kar yağıyor.

    belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el
    durmadan yağan karın altında gömülmüş olan
    ve bir dahaki yıl, bahar
    pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde
    ve teninde fışkırdıklarında
    uçarı yeşil saplı fıskiyeler,
    çiçek açacak olan o iki genç el
    sevgili, ey biricik sevgili
    inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.

    Çeviri: Haşim HÜSREVŞAHİ





_________________


Mutlu edeceğim yokluğunu...
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Mavi...
Hüzünbaz


Kayıt: 14.04.2012
Üye No: 197,512
Offline




Tarih: 10 Eylül 2012, 20:25 Tek mesaj gösterimi6

    " derimin altında başımı döndürecek bir baskı olduğunu duyumsuyorum.

    her şeyi delmek istiyorum ve olabildiğince içine dalmak istiyorum.

    yerin derinliklerine varmak istiyorum.

    benim aşkım oradadır.

    tanelerin sürgün verdiği yerde,

    köklerin birbirine vardığı ve yaradılışın kendini çürümüşlükte sürdüren noktada.

    benim tenim sanki onun geçici bir biçimidir.

    temeline varmak istiyorum.

    kalbimi bir meyve gibi tüm ağaçların dallarına asmak istiyorum. "






_________________


Mutlu edeceğim yokluğunu...
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
frambuaz
'postman


Kayıt: 08.12.2008
Üye No: 144,137
Offline




Tarih: 10 Eylül 2012, 23:46 Tek mesaj gösterimi7

    RÜZGÂR BİZİ GÖTÜRECEK

    küçücük gecemde benim, ne yazık
    rüzgârın yapraklarla buluşması var
    küçücük gecemde benim yıkım korkusu var

    dinle
    karanlığın esintisini duyuyor musun?
    bakıyorum elgince ben bu mutluluğa
    bağımlısıyım ben kendi umutsuzluğumun

    dinle
    karanlığın esintisini duyuyor musun?
    şimdi bir şeyler geçiyor geceden
    ay kızıldır ve allak bullak
    ve her an yıkılma korkusundaki bu damda
    bulutlar sanki, yaslı yığınlar misali
    yağış anını bekliyorlar

    bir an
    ve sonrasında hiç.
    bu pencerenin arkasında gece titremede
    ve yeryüzü giderek durmada
    bu pencerenin arkasında bir bilinmez
    seni ve beni merak ediyor
    ey baştan aşağı yeşil!
    yakıcı anılar gibi ellerini,
    bırak benim aşık ellerime
    ve dudaklarını
    varlığın sıcak duygusunu
    benim sevdalı dudaklarımın okşayışına bırak
    rüzgâr bizi götürecek
    rüzgâr bizi götürecek.


    Çeviri: Haşim HÜSREVŞAHİ





_________________
İstisnai Filimler ve Reklamlar...
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
La vié
eci
Bölüm Yöneticisi


Kayıt: 13.06.2007
Üye No: 82,236
Şehir: Bulut '
Offline




Tarih: 12 Eylül 2012, 09:58 Tek mesaj gösterimi8



    ''..
    Ve her zaman olduğu gibi
    Taçlı yıldızlar gökyüzünden toprağa düşer
    Afacan küçük kalpler
    Ağlama duygusu ile ıslanır''





_________________

Cry StaL


Söylenmemiş sözlerle sev beni dedi kadın,
Eskitilmemiş...

La vié
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder MSNM Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
MyRa.
.araftaki vaveyla.


Kayıt: 18.09.2012
Üye No: 198,002
Şehir: İstanbul.
Gizli




Tarih: 19 Eylül 2012, 22:36 Tek mesaj gösterimi9

    PENCERE

    Bir pencere, bakmaya
    Bir pencere, duymaya
    Bir pencere, yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi
    Tekrarlanan mavi şefkatin enginlerine açılan.
    Yalnızlığın küçücük ellerini
    Cömert yıldızların verdiği gece bahşişi kokularıyla
    Dolduran bir pencere
    Belki de konuk etmek için güneşi şamdan çiçeklerinin gurbetine
      Bir pencere, yeter bana...


    Oyuncak bebeklerin ülkesinden geliyorum ben
    Bir resimli kitap bahçesinde
    Kâğıt ağaçların gölgesi altından
    Toprak yollarında geçip giden
    Kurum mevsiminden, kısır aşk ve dostluk deneylerinin
    Sıralarında veremli okulların
    Alfabelerin soluk harflerinin büyüdüğü yıllardan
    Ve karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar
    Ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak
    Uçup gittikleri
    O andan
    Etobur bitkilerin köklerinden geliyorum ben
    Ve hâlâ başım
    Dopdolu
      Bir deftere toplu iğnelerle
      Çakılan
      O kelebeğin yabancı sesiyle.


    Asılınca güvenim adaletin koptu kopacak ipiyle
    Ve bütün kentte
    Parıldayan ışıklarımın yüreğini parça parça edince onlar
    Koyu renk mendiliyle yasanın, bağladıklarında
      Aşkımın çocuksu gözlerini
      Ve isteğimin acı şakaklarından
      Fışkırdığında kan
      Yaşamım artık
      Hiçbir şey olmadığında, hiçbir şey olmadığında duvar saatinin
      tiktaklarından başka
      Anladım birden yolum yok yolum yok yolum yok
      Çılgınca sevmekten başka


    Bir pencere yeter bana bir tek pencere
    Bilince ve bakışa ve suskunluğa
    İşte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı
    Anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı
    Ve sor aynadan
    Adını kurtarıcının
    Ve işte senden daha yalnız değil mi
    Ayaklarının altında titreyen yeryüzü?
    Yıkıntı elçiliğini, peygamberler
    Kendileriyle birlikte getirmediler mi çağımıza?
    Ve yankıları değil mi o kutsal metinlerin
    Bu patlamalar art arda
    Bu zehirli bulutlar?
    Ey dost, ey kardeş, ey herkes!
    Yazın tarihini gül soykırımının
    Aya vardığınızda!

      Düşler

    Ne kadar safsalar o yükseklikten düşer ölürler
    Şimdi dört yapraklı bir yoncayı kokluyorum ben
    Eski düşüncelerin gömütünde boy atmış yonca
    Ve soruyorum saflığın ve bekleyişin kefeninde toprak olan o kadın
    gençliğim miydi benim?
      Çıkabilecek miyim yeniden o merak merdivenlerinden?
      Merhaba diyebilecek miyim o iyi Tanrı'ya çatılarda dolaşan?


    Seziyorum zaman geçip gitti artık
    Seziyorum an, tarihin yapraklarından benim payıma düşendir
    Seziyorum aldatıcı bir aralıktır bu masa saçlarımla o garip ve kederli
    adamın elleri arasında

      Bir şey söyle bana
      Teninin tüm sevgisini sana bağışlayan insan
      Ne istiyor diri kalma duygusundan başka?
      Bir şey söyle bana
      Kıyısındayım pencerenin
      Ve güneşle bağlantıda...


    Furuğ FERRUHZAD


    Çeviri:
    Onat
    KUTLAR - Celal HOSROVŞAHİ

 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Mavi...
Hüzünbaz


Kayıt: 14.04.2012
Üye No: 197,512
Offline




Tarih: 24 Eylül 2012, 19:29 Tek mesaj gösterimi10

    Tutsak

    seni istiyorum ve biliyorum
    asla koynuma almayacağım
    sen o aydın ve pırıl pırıl gökyüzüsün
    ben bu kafeste bir tutsağım

    kara ve soğuk parmaklıklar ardından
    gözlerim hasretle bakıyor yüzüne doğru
    bir elin uzanışını düşlüyorum,
    ansızın ben de uçayım sana doğru

    boş bir anda düşlüyorum
    bu sessiz hapishaneden uçmayı
    gülerek gardiyan adamın gözüne
    yanında yaşama yeniden başlamayı

    düşlüyorum ancak bilirim asla
    bu kafesten kurtulmaya gücüm kalmamış
    gardiyan adam istese bile
    kanatlanıp uçmaya soluğum kalmamış

    parmaklıklar ardında her sabah
    bir çocuğun bakışı güler bana doğru
    sevinç şarkılarına başladığımda
    dudağında öpücükle gelir bana doğru

    şayet bir gün, ey gökyüzü
    kanatlanırsam bu sessiz evden
    ağlayan çocuğa nasıl söylerim
    tutsak bir kuşum vazgeç benden

    bir mumum, canımın alazıyla
    harabeleri aydınlatırım
    sönüklüğü seçersem eğer
    bir yuvayı yıkıp dağıtırım





_________________


Mutlu edeceğim yokluğunu...
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder Cevap Gönder 1. sayfa (Toplam 2 sayfa) [Bu başlıkta 17 mesaj bulunuyor]
Sayfa::  1
« Önceki başlıkSonraki başlık »


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Bu foruma eklenti dosyaları gönderemezsiniz
Bu forumdaki dosyaları indiremezsiniz
TurkBoard çerezlerini temizle