Berceste
Bölüm Yetkilileri: e.pack2, eliah, JiLda, M@Vi, SUB-ZERO
Yeni Başlık Gönder Cevap Gönder 1. sayfa (Toplam 3 sayfa) [Bu başlıkta 23 mesaj bulunuyor] « Önceki başlıkSonraki başlık »

Sayfa::  1
 Yazar  Mesaj
Kelebeğin Günlüğü
Müstakbel ölü...
TurkBoard Fan


Kayıt: 13.06.2005
Üye No: 14,299
Şehir: İstanbul, hatta Üsküdar...
Online




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Çar Oca 23, 2008 3:24 am Mesaj: #1

Önce berceste nedir, ondan başlayalım.

Berceste: sıfat. (Farsça ber- "üzere ve ceste "sıçramış" ile ber-ceste "yukarı sıçramış; değeri yüksek) Seçilmiş, güzel, yüksek anlam taşıyan (şiir, söz) [Daha çok mısrâ-ı berceste şeklinde kullanılır] (Bkz. Misalli Büyük Türkçe Sözlük)

Berceste: 1.Güzel, latif. 2.Seçilmiş, seçme. 3.(isim, edebiyat) Sanat değeri yüksek olan dize. (Bkz. TDK)


Her iletide bir berceste olmak sûretiyle burada paylaşımda bulunmak niyetindeyim. İlgisi olanların da katkısını bekliyorum.


Sevdiklerim arasında üst sıralarda yer alan bir berceste ile başlamak istiyorum:

"Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr
Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim
"
(Ahmed Paşa)


Günümüz Türkçesiyle: "Ezel gününde sevgilinin gözü bana bir merhaba lûtfetti. O gün bu gündür, o bakışın mestliğiyle başka birinin merhabasını hiç tanımadım." (İskender Pala)



Sadece yazıp geçmek istemedim. Bu beytin kıymetini ortaya koyan bir rivayeti aktaracağım öncelikle.

« İskender Pala, 20 Ocak 2005'te » demiş ki:

(...)
O çağa ait edebiyat ve şiir sohbetlerinin en ünlüsünü Çağatay Hanı Hüseyin Baykara ile veziri Ali Şîr Nevaî tertipliyorlardı. Siyaset, politika ve gündelik işleri konuşmanın yasak olduğu bu meclislerde yalnızca saz ve söz bulunuyor, sofralardaki nimetlerin mideleri doyurmasından çok musıkî ve şiirin ruhları doyurması ön planda tutuluyordu. Daha sonradan "Baykara Meclisi" diye şöhret bulup 'siyasetin konuşulmadığı meclisler'i tanımlayacak olan bu toplantılardan birinde, diyelim günlerden bir gün, Horasan şairlerinin güzel şiirler yazdıkları, ancak Anadolu'dan hiç ses çıkmadığı, galiba Anadolu'da şiiri bilen ustaların bulunmadığı, bu bakımdan da Türk devletleri arasında Osmanoğulları'nın pek bir itibarsız kaldığı vs. konuşulmaya başlanır. Tezkire yazarı Riyazi Mehmed Efendi'nin anlattığı öyküye göre, bu sırada mecliste bulunan Molla Camî, Anadolu'da mutlaka usta şairler olması gerektiğini, medeniyet idealleri taşıyan ve Konstantinopolis'i alma rüyaları gören bir hükümdarın çevresinde mutlaka şairlerin olacağını, bunların güzel manzumeleri bulunacağını vs. söyler. Nihayet meclise gelen bir tacirden Anadolulu şairler sorulduğunda adam, Ahmet Paşa'nın, matlaı yukarıda kaydedilen gazelini okumaya başlar. Daha birinci beyitte "Ey sevgili! Zülfünün kıvrımlarını miske benzettim ama hatâ ettiğimi (misk'in senin zülfüne benzeyemeyeceğini) anlayamadım. (Affedersin,) böyle (naz ile karmakarışık olmuş zülfün gibi) dağınık bir söz söylemenin nasıl bir yüz karası olduğunu bilemedim, (bu ayıp bana yeter)!" gibi müstesna bir ifadeyle karşılaşan meclistekiler dikkat kesilip diğer beyitleri hayretle dinlerler. O güne kadar sevgilinin zülüflerini, kara rengi ve güzel kokusu yüzünden miske benzeten bunca doğulu şair, kendi hayallerini tersine çevirip bu sefer miski zülfe benzeten Anadolulu söz ustasına gıpta ederler. O kadar ki beytülgazel sayılacak şu,

Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr

Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim

beytine sıra gelince Molla Camî heyecan ve coşku ile oturduğu yerden kalkıp "İddiamız ispatlandı!" diyerek oynamaya, dönmeye, raksa ve semaa başlar.



Yine İskender Pala'nın sırf bu beyti anlatabilmek için "Aşk.. Ezelde bir merhaba idi; hâlâ ki odur..." başlıklı köşe yazısını da (b)ilginize sunuyorum:

« İskender Pala, 13 Ocak 2005'te » demiş ki:
Fatih'in veziri olan şair Ahmet Paşa bir beytinde, aşkındaki sadakati ve tutarlılığı anlatabilmek için,

“ Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr

Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim”

deyiverir. Kolay bir söyleyişe göre çok güçlü bir hayal!.. Öyle ki Ahmet Paşa hakkında tezkirelerin "Türk şiirine parlaklık ve güzelliği ilk o vermiştir." hükmünü doğru çıkartır. Günümüz diliyle şöyle demek: "Ezel gününde sevgilinin gözü bana bir merhaba lûtfetti. O gün bu gündür, o bakışın mestliğiyle başka birinin merhabasını hiç tanımadım."


Aşk... Kainatın yaratılış vetiresini, özünü ve esasını oluşturmak bakımından başlangıcı ezel gününe dayanan ve ebede kadar süreceğinde şüphe bulunmayan macera... Gönülleri terbiye eden, ruhlara derinlik katan, dimağlara yükseklik veren bir hüzün ve neş'e. Varlıkla birlikte var olan, ve varlıkta en son yok olacak olan. Başlangıcı ta ezel gününde; şöyle: Kur'an'da anlatılır ki (Âraf, 171-172) Allah, dünyada hiçbir şey yok iken, hatta dünya yok iken ruhlar âlemini yarattı.

Orada bütün ruhları bir araya toplayıp sordu: "Elestü bi-Rabbikum?" Yani, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Ruhlarımız bu soru karşısında "Kâlû: Belâ!" Yani "Dediler ki; -Evet (şüphesiz Sen bizim Rabbimizsin)". Bu meclis (ezel bezmi, elest meclisi), varlığın ilk toplantısı idi ve bütün ruhlar orada birbirlerine şahit tutuldular; ta ki dünyaya geldikleri vakit, bir bedene girdikleri, ete kemiğe büründükleri vakit bu sözlerinden dönmesinler... Dönenler olursa, o mecliste rahmet ve merhametiyle kullarına muamele eden Rab Taala'nın rahmet ve merhamet çizgisinin dışına itilsinler...

Ezel bezmi öyle bir meclis idi ki, orada yan yana olanlar, yakın olanlar, birbirlerini görenler, birbirleriyle konuşanlar; bu dünyaya geldiklerinde de birbirleriyle yan yana ve yakın olur, buluşur veya konuşurlar. İnsanlar arasındaki çağ farkları, uzaklık ve yakınlıklar ile biganelik ve âşinalığın temeli işte o ezel gününe dayanır. Bu durumda dünya, ezelde kader olarak yazılanın vuku bulduğu (kaza) bir duraktır; o kadar. Bu durakta aşkın ve âşıkın nasîbi de ezel günündeki durumuyla bağlantılı olarak bu dünyada görünürlük ve yaşanırlık kazanır.

Bu durumda ya Hüsn ü Aşk yazarı Galib Dede'nin benzetmesiyle dünyaya ait desenleri ve çizgileri olan kader kumaşları ruhlarımız arasında bölüştürülürken âşıka da sevgi hissesi olarak terzilerin makas artığı kırpıntılar misali paramparça olmuş bir kalb düşecek veya yukarıda Ahmet Paşa'nın dediği gibi âşık, ezel gününde öyle bir çift göz ile karşılaşacak ki aşktan pay almayı, veya aşktan gayrı pay almayı unutup dünya hayatını öyle yaşayacaktır. Söylediğine göre Ahmet Paşa, ezel gününde henüz ruhlar alemindeyken, güzellerden bir güzel, kendi güzelliğinin farkında olarak (istiğna halinde) göz süzüp de kendisine âşık ararken, gözleri bir an, yalnızca bir an, Ahmed'in canına da değip geçmiştir. Aşk adına Ahmed'e ne olduysa işte o bir an içinde olmuş ve o güzellik karşısında mest ve hayran düşüp kendini kaybedivermiştir.

Bu öyle bir mestliktir ki aradan milyonlarca yıl akıp giderek dünya kurulacak; Adem yaratılıp yine on binlerce yıl insanoğlu dünyada ezel macerasını sürdürecek, nihayet Ahmed'in ruhu da bir beden ile dünyaya geldiğinde hâlâ ezeldeki o sarhoşluğu geçmemiş olacaktır. Bunun diğer yönden okunuşu, Galib'in dediği gibidir ve Ahmet, ezel gününde gördüğü güzelin aşkını kendisine zoraki kader edinerek dünyayı da onun uğrunda her türlü belalara, sıkıntılara, ayrılık acılarına vs. katlanarak mest ve hayran yaşayıp gider. Yani ki aşkında bu derece sadakat ve doğruluk, tıpkı ruhların Allah'a verdikleri söz gibi bir ağırlık ve sorumluluk taşır. Ta ki âşık, ruhlar meclisinin sözünde duran yegane kişisi olabilsin.

Öyle ya hemen hepimiz o gün verdiğimiz sözü çoktan unutmuş, kendimize (masivadan, paradan, ihtiraslardan, gururlardan, maldan, mülkten vs.) yüzlerce tanrılar edinmiş durumdayız. Oysa âşık ezelde verdiği aşk sözüne sadakatle sarılmış, aşkın bunca ayrılık belasına da katlanarak âşıklıkta bir gömlek daha derece kazanmanın yollarını aramaktadır. Aşkın belası öyle bir tatlı bela ki, ezelde başlamış olup ebede kadar uzanacaktır. Nitekim ruhlarımız, "Elestü bi-Rabbikum?" sorusuna karşılık olarak "Evet" anlamına gelebilecek pek çok kelime arasından "bela"yı seçmiştir. Kul, belayı kendisi istemeyince Allah neden versin ki?!.. Velev aşkın belası da olsa!..






_________________
239943
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Sch
vive l'Amour`


Kayıt: 01.01.2007
Üye No: 72,921
Şehir: Zong. / Ist.
Offline




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Per Oca 24, 2008 2:08 am Mesaj: #2

Bu anlamlı paylaşım adına teşekkürlerimle Kelebeğin Günlüğü

Bir mısrâ-ı berceste ile eşlik edelim konuya o halde...

    “Sitem hep âşinâlardan gelir, bîgâneden gelmez...” ( Nabi )





_________________
´´...dönüşüm olmadan gittiğim yollardır özlemin...´´
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Kelebeğin Günlüğü
Müstakbel ölü...
TurkBoard Fan


Kayıt: 13.06.2005
Üye No: 14,299
Şehir: İstanbul, hatta Üsküdar...
Online




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Per Oca 24, 2008 6:06 am Mesaj: #3

İlginiz ve katkınız için teşekkürler Sch. Saygılar


Ayıttı ol peri bir gün düşüne girüren şeb
Sevincimden nice yıllar geçipdür görmedim uyku



Günümüz Türkçesiyle:
O peri (kadar güzel) sevgili "Bir gün düşüne gireceğim" diye vaatte bulundu
O günden bu yana (nice yıllar geçti) sevincimden (heyecanımdan) uyku uyuyamadım




_________________
239943
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Kelebeğin Günlüğü
Müstakbel ölü...
TurkBoard Fan


Kayıt: 13.06.2005
Üye No: 14,299
Şehir: İstanbul, hatta Üsküdar...
Online




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Cum Oca 25, 2008 3:42 am Mesaj: #4

"Mecnûn ile bir mekteb-i aşk içre okurduk
Ben Mushaf’ı hatm ettim o ve’l-Leyli’de kaldı
"
(Fuzûlî)


Günümüz Türkçesiyle:
Mecnûn ile aşk mektebinde beraber okurduk
Ben kitabı* bitirdim, o ise Leyli'(bölümün)de kaldı


* Kitap(mushaf)tan kasıt Kur'an-ı Kerim'dir. (Bkz. Tevriye) O vakit beyti İskender Pala'nın şu yorumuyla değerlendirmek gerekir:

Alıntı:
“Aşk mektebinde Mecnun ile sıra arkadaşı olmuş birlikte okuyorduk. Eğitimin sonunda ben Mushaf’ı hatmettim, ama o Leyl suresinden öteye geçemedi; orada takılıp kaldı!..” demeye gelir. Zavallı Mecnun, belli ki ezber sırası Leyl (Gece) suresine gelince Leyla’yı hatırlamış ve bir daha aklını toparlayıp ezberini tamamlayamamış. Eh, hakiki aşk da böyle bir şey olsa gerektir!..





_________________
239943
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Sch
vive l'Amour`


Kayıt: 01.01.2007
Üye No: 72,921
Şehir: Zong. / Ist.
Offline




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Cum Oca 25, 2008 2:23 pm Mesaj: #5

    "Ne insaf ne merhamet, ne vefâdan eser var,
    Ne din tanır, ne Kitap, ne de iman, gözlerin!"

    ( Hasan Sami Bolak )





_________________
´´...dönüşüm olmadan gittiğim yollardır özlemin...´´
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Kelebeğin Günlüğü
Müstakbel ölü...
TurkBoard Fan


Kayıt: 13.06.2005
Üye No: 14,299
Şehir: İstanbul, hatta Üsküdar...
Online




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Cmt Oca 26, 2008 2:09 pm Mesaj: #6

"Mihrâbda şekl-i ham-ı ebrû-yı latîfin
Vacib bu cihetten kamuya secde-i mihrâb
"
(Fuzûlî)


« İskender Pala » demiş ki:
Şöyle demek: “Ey sevgili! Mihraba bakanlar senin güzel kaşının kıvrımlı şeklini gördükleri için mihrab önünde secde etmek vacip olmuş.”

Mihrabın şekil yönünden kaşa benzerliği kadar secde eden bir insanın da sırt istikametinden silüet olarak kaş biçimini aldığı düşünülürse şairin mihrab ile sevgilinin kaşı arasında bir ilişki kurarak şiirini süslediği görülür. İlk dizenin sonundaki “latîf” kelimesinin iki anlamı vardır. “Güzel” ve “maddeden soyutlanmış, mücerred”. Şaire göre kaş, maddeden soyutlanmış bir varlık olarak düşünüldüğü için ona secde edilebilir. Çünkü maddî olana secde etmek küfürdür. Nitekim insanların mihraba secdeleri de aslında mihrab dediğimiz duvar yığını için değil, o cihette Kabe’nin mücerred varlığını görmeleri ve mihrabın kıbleyi göstermesi sebebiyledir. Yani mihrab (ve mihraba benzeyen kaş), Kabe’ye işaret ederek maddeden mânâya geçişi sağlarlar. Bu durumda âşıkın, sevgilinin mihraba benzeyen kaşına değil, o kaşın tecellisine (işaretine, sitemine, davetine, gamzesine vs.) tutkun olduğu ortaya çıkar. Nasıl Kabe bir sembol ise ve asıl ibadet mihrab önünde Allah’a yapılırsa, sevgilinin mihraba benzeyen kaşı da bir semboldür ve maddi varlığı ile hiç de öyle secdeyi ilzam etmez, gerektirmez. Öte yandan mihrabda kaşın şekli olduğu için put önünde tapınmak gibi, maddî bir mihrab karşısında da secde edildiğini söylemek küfür sayılır. Öyle de, Fuzuli gibi bilgin ve bilge bir adam, neden böyle netameli konularda küfre yakın şeyler söylesin ve nasıl “Mihrabın olduğu cihete secde etmenin vacip oluşu”nu izah edebilsin?!.

Burada “vacip” kelimesinin dinî terminolojideki anlamından öte mecazî bir anlamı vardır. Çünkü namazdaki secde vacip değil farzdır. Vacip olan secde, sehiv secdesi, yani hatalı kılınan namazın sonunda, selam verdikten sonra yapılan secdedir. Namazda hata edildiğinde bu secde zarurî olur. Bu durumda şairin, sevgilideki kaşı mihraba değil, mihrabı sevgilideki kaşa benzettiği kendiliğinden ortaya çıkar. Mademki mihrab sevgilinin kaşına benzemektedir, o halde mihrabın önünde duran kişilerin de sevgilinin kaşını hatırlamaları ve o hayranlık ile namazlarında hata etmeleri (fesad hali), kaçınılmaz olacaktır. Eğer böyle bir namazın sonunda sehiv secdesi yapılmazsa namaz maddî bir varlığa (sevgili denen bibloya) tapınma gibi anlaşılır ki bunun da son ucu put önünde tapınmak gibi küfre çıkar. Bu durumda küfürden kurtulmak için secde, mihrab önünde duran herkese vacip olmaktadır. Öyle ya, Allah, namazları fasit eden nice güzeller yaratmıştır. Hani Türküde denildiği gibi:

Gül bülbülün sekiminden
Perçem zülüf takımından
Geçme mescit yakınından
Çok namazlar böldürürsün

Galiba şaire göre namazda sevgilisini düşünen bir mü’minin sehiv secdesi yapması vacip ötesi bir şey olsa gerek!..

Beytin başka bir açılımı için de şunlar söylenebilir: Kur’an’da Mi’rac’dan bahsedilirken Efendiler Efendisi ile Allah’ın yakınlığı “Kaabe kavseyn” ifadesiyle anlatılır. “Kaabe kavseyn” müfessirler tarafından çeşitli biçimlerde yorumlanmışsa da hepsi bu ayetin, Allah ile kulu arasındaki yakınlığın son derecesini gösterdiğinde müttefiktirler. İki yayın çakıştırılarak tek oku atacak kadar yakınlık, yayın gerildiği vakit iki ucunun birbirine yaklaşması kadar yakınlık, kaşların çatıldığı vakit birbirine bitişmesi kadar yakınlık vs... Ayetteki “kavseyn (iki kavis)” ile iki kaşın kavisli oluşu, bunun da mihrabdaki kavise benzemesi, Fuzuli’nin bu şairane hayali, yukarıdaki beytinde, hakiki Sevgili olan Allah’a yakınlığı ifade etmek için kullandığı görülür. Mademki “kavseyn” gerçek Sevgili olan Allah’a yakınlığı temsil etmektedir, o halde kavis biçimindeki mihrab ve kavisten ibaret olan kaş dahi bu yakınlığın bir remzi olarak maddeye bürünmüş olarak düşünülmelidir. Namaz mü’minin miracı olduğuna göre, mi’racdaki yakınlık da kaş (mihrab) önünde Hak âşıkına bir secdeyi elbette vacip kılar.





_________________
239943
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Kelebeğin Günlüğü
Müstakbel ölü...
TurkBoard Fan


Kayıt: 13.06.2005
Üye No: 14,299
Şehir: İstanbul, hatta Üsküdar...
Online




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Pzr Oca 27, 2008 10:58 pm Mesaj: #7

"Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var
Âşık–ı sâdık benim Mecnun’un ancak adı var
" (Fuzûlî)




« İskender Pala » demiş ki:
(...) Yukarıdaki beyitte şair, yalın bir anlatım ile “Bende Mecnun’dan daha fazla âşıklık yeteneği var. Gerçek âşık benim; Mecnun’un ise adı çıkmış!” demektedir. Ancak bu anlam için seçtiği kelimelere bakıldığında şairin, derinlikli bir âşık, lirizmin sınırlarını zorlayan bir düşünce adamı olduğu görülür.
(...)
Yukarıdaki beyte bakan pek çok okuyucu bilmediği tek kelimenin “füzûn (artık, fazla, ziyade)” olduğunu düşünür. Diğer kelimelerin anlamlarını bildiği için de beyti, “Mecnun’dan daha beter bir âşık”ın feryadı olarak algılar. Oysa şiirin asıl zenginliği, okuyucunun bildiğini düşündüğü kelimelerin semantik açılımlarında gizlidir. Çünkü şair bu kelimeleri özellikle seçmiş, bilerek vezne bağlamıştır. Söz gelimi ilk dizedeki “istidâd” kelimesi belli bir amaç kastedildiği için oradadır. “İstidâd”, ilk bakışta herkesin zannettiği gibi kuru kuruya “yetenek” değil, “insanın doğuştan getirdiği kabiliyet, bir şeyi kavrama ve kazanma yeteneği”dir. Bu durumda şairin sözünü ettiği aşk, tıpkı şairlik, müzisyenlik, aktristlik gibi fıtrî bir yetenek meselesi olup herkeste bulunmayabilir. Yani herkes âşık olduğunu sanabilir, ama yaratılışında aşk yeteneği olanların aşkı daha başka olacaktır. Tıpkı herkesin şiir yazması; ama gerçek şair olamaması gibi. O halde şairin söylediği âşıklık istidâdı bir “Allah vergisi”dir ve Mecnun’dan daha ziyade âşıklık iddiası ıspata bağlıdır. Bugünün ikinci ve üçüncü dünya ülkelerinde nice insanlar kendilerindeki istidâdı keşfedemeden ömürlerini tüketirler. Hiçbir enstrümanla karşılaşmayan sayısız müzisyen, hiç spor kompleksine yolu uğramayan yığınla sporcu, hiç tuval karşısına geçmeyen nice ressam, maalesef içlerindeki istidâdı bilmeden yaşarlar ve ölürler. Oysa Fuzulî kendi yaratılışının farkında... Yoksa sevgilisine hitaben Mecnun’dan daha fazla bir âşıklık yeteneğine sahip olduğunu açıkça haykırmazdı. Bu haykırışta bir meydan okuma da gizlidir üstelik: “Ey sevgili istersen beni dene?!. Mecnun’un Leyla için yaptığı fedakârlıkların ötesinde senin için fedakârlığa hazırım!..”

Beytin ikinci dizesinde “sâdık” kelimesi “âşık”ın sıfatı olarak kullanılmıştır. Sadık kelimesinin iki anlamı vardır: 1. Gerçek, doğru, sahih; 2. Sadakatlı, vefalı, bağlılığı içten olan. Birinci anlama göre şair şu dünyada “âşık” diye anılmaya ancak kendisinin layık bulunduğunu, Mecnun’un ise adı çıkmış bir zavallı konumunda olduğunu söylüyor ki böylece Mecnun’u “yalandan âşık, yalancı âşık” konumuna düşürebilsin. Tıpkı subh–ı sâdık (gerçek sabah aydınlığı) ve subh–ı kâzip (geçici, yalancı aydınlık) gibi. Üstelik dizenin devamında da “Mecnun’un ancak adı var” diyerek onun bir addan ibaret olduğunu, bir masal kahramanı mesabesinde bulunduğunu, yaşayıp yaşamadığı konusunda şüpheye bile düştüğünü, ezcümle Mecnun’un, “adı var kendi yok” bir isimden ibaret kaldığını, böylelikle de kendisinin ete kemiğe bürünmüş hâliyle “gerçek”liğini anlatıyor. Ve bir şeyi daha söylüyor; “Mecnun, tıpkı Ferhat gibi, Kerem gibi evvelce yaşamış ve adı kalmış bir âşık, şimdi ise âşıklık kurumunu ben temsil ediyorum, bu çağda aşk nöbetini ben tutuyorum, gerçekten var olan, doğru olan, hakikatli olan âşık (âşık–ı sâdık) benim.”

Sadık kelimesinin ikinci anlamına (sadakatlı, vefalı, bağlılığı içten olan) göre de şair sevgilinin kapısını sadakatla beklediğini, eşiğinde kul köle olduğunu, böylece vefasını gösterdiğini dile getiriyor. Bu ifadenin mefhûm–ı muhalifinden, Mecnun’un böyle davranmadığı, alıp başını çöllere giderek sevgiliye sadakatsızlık ettiği anlaşılır. Çünkü sevgiliye sadakatın özü ve özeti, aşkını sır gibi saklamak, iyilik gördüğünde de, kötülük gördüğünde de bu tavrı değiştirmemektir. Fuzulî kendisinin böyle bir sadakat içinde bulunduğunu, kimsecikleri dert ortağı edinmeden sevgilinin aşkını içinde taşıdığını; öte yandan Mecnun’un, çöllere gidip kuşlara, kurtlara, ceylanlara sırrını açarak aşkını dillere destan ettiğini, böylece sadakatlı âşık (âşık–ı sâdık) olamadığını söylemektedir.

Elhak, şair her iki anlama göre de Mecnun’dan üstün bir âşık olduğunu ıspat etmiş durumda.





_________________
239943
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Sch
vive l'Amour`


Kayıt: 01.01.2007
Üye No: 72,921
Şehir: Zong. / Ist.
Offline




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Per Oca 31, 2008 11:58 pm Mesaj: #8

    Benliğimi kuşatır sabır sarmaşıkları
    Kayslar'ı Mecnun eder Leyla'nın âşıkları...

    ( M. Nihat Malkoç )





_________________
´´...dönüşüm olmadan gittiğim yollardır özlemin...´´
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Kelebeğin Günlüğü
Müstakbel ölü...
TurkBoard Fan


Kayıt: 13.06.2005
Üye No: 14,299
Şehir: İstanbul, hatta Üsküdar...
Online




Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Çar Şub 06, 2008 5:57 am Mesaj: #9

Katkınız için tekrar şükranlarımı sunarım Sch. Saygılar


"Canım sana feda olsun." diyen (sözde) sevgililere atfen...


"Yoluna cânâ revân etsem gerek cânım dedim
Yüzüme bin hışm ile baktı dedi cânın mı var
" (Zâtî)



Günümüz Türkçesiyle:
"Ey sevgili! Kabul edersen eğer, canımı yoluna akıtmak arzusundayım, dedim;
Yüzüme bin hışımla öyle bir baktı, ne canın var ki, dedi
."





Mecnûn'un yâri, Zâtî'ninkinden eksik olur mu? Buyrun öyleyse:

« İskender Pala » demiş ki:
Mecnun bir gün fırsat buldu, Leyla ile oturmaya muvaffak oldu. Leyla, onu sınamak için bir dilekte bulundu:

- Ey âşık! Neyin varsa getir.

-A ay yüzlü, dedi Mecnun, aşkınla ne suyum kaldı, ne kuyum. Ne ciğerimde azıcık kan, ne gözümde bir nebze yaş. Aklımı yağma ettin, uykumu çaldın. Artık bir canım var, emreyle onu vereyim.

- Ben onu senden ne vakit istesem alırım, başka neyin var, sen ondan bahset.

Mecnun o vakit arandı, yakasında sakladığı bir iğnesi vardı, onu çıkarıp sevgiliye sundu.

- İşte varlık aleminde sahip olduğum tek şey bu iğnedir. Bunu da neden taşıyorum bilmek istersen, çölde, ovada seni izlerken çok düşüyorum, kendimden geçiyorum; oralarda ayağıma, bedenime dikenler batıyor; bu iğneyle o dikenleri çıkarıyorum.

- İşte bunu istiyordum ben senden. Eğer aşkında gerçek isen bu iğne nasıl layık oluyor sana? Dikeni çıkarırsan buna vefa mı derler?





_________________
239943
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Kelebeğin Günlüğü
Müstakbel ölü...
TurkBoard Fan


Kayıt: 13.06.2005
Üye No: 14,299
Şehir: İstanbul, hatta Üsküdar...
Online




Açıklama: Cefâ bahsi-1
Tek mesaj gösterimi Tek mesaj gösterimi Tarih: Cmt Şub 09, 2008 8:54 am Mesaj: #10

Birbirinden ayrılmayan kelimeler: Aşk, belâ, cefâ (ki o da bir tür vefâdır duruma göre)... Ve yine birbirinden kopamayanlar: Âşık, mâşuk ve rakip. Önce üzerinde durmak istediğim âşık ile mâşuk ve elbette cefâ.

« sahbazhoca.com » demiş ki:

Klasik Türk Edebiyatı'nda Mazmunlar
(...)

Aşık-Maşuk-Rakip

Âşık; sevgiliye kavuşmak için varını yoğunu ortaya koyan, sevdiğinden tatlı bir söz, sevildiğine ima kabul edilebilecek nazlı bir bakış ve azıcık bir ihsan bekleyen, sevdiği için sürekli rakiple kavga ve mücadele halinde olan, sevdiğini kendisinden bile kıskanan bir vasıfla bezenmiştir. Divan edebiyatında şair, daima âşık vasfıyla ortaya çıkar. Ma'şuk, kirpiklerini ok eyler ve saplar âşığın bağrına. Buna rağmen, âşık yine de halinden hoşnuttur. Çünkü yüreğine saplanan bu ok sevgilidendir ve Mevlânâ'nın deyimiyle, seven için "sevgilinin köyünün köpekleri bile sevgilidir.". Âşık, sevgilinin cefâsı karşısında bitip tükenir ve mecalsiz kalır. Yüreği, bağrı yanar durur. Âşık sevdiğine kavuşmayı asla istemez. Bilir ki, kavuşma aşkın bitişidir.

Ma'şuk; güçlü, güzel, kıskanılan fakat kıskanmayan, tüm güzellikleri üzerinde toplayandır. Güneş gibi nur kaynağı ve gül gibi güzel kokuludur. Aslan gibi güç ve kudrete malik olan saray sahibi bir hükümdara benzer. Sürekli naz eden, sevene cefa etmekten zevk duyan bir yapıya sahiptir. Vefasızdır ve sevenin sözüne asla inanmaz. Aşığı dünyaya rezil rüsva eder, maşuk. Ona kavuşmak mümkün değildir. Cefa çektirir, işkence eder, bir kez dönüp bakmaz, hatta isterse öldürür ve bundan dolayı kimseye hesap vermez. Bununla birlikte âşıklıkta vefâlı olmak, ma'şuk ne yaparsa yapsın "Hoştur bana senden gelen" demek esastır. Çünkü, sevilenin "Lütfu da hoş, kahrı da hoş"tur.

Rakip ise; layık olmadığı halde, sevgilinin etrafında dolaşan ve bir şekilde ona uzanmak isteyen kişidir. Rakip, aşığa, sevgili kadar eziyet eder. Âşığı çileden çıkarır. Edebiyatımızda engel, düşman, el, yabancı vb. anlamlarıyla da kullanılmıştır. Âşığın arzuladığı şey, rakibin aradan çekilmesidir.



« İmam-ı Rabbanî » demiş ki:
Sevenin gözünde, sevgilinin cefası tıpkı sefası gibi sevimlidir. Seven kimse sevgilisinin gülücüğünden hoşlandığı gibi onun öfkesinden de hoşlanır. Hatta öfkesinden daha fazla hoşlanır; çünkü onun öfkesinde seven kimsenin nefsinin hazzı bulunmamaktadır.



Ve sevgilinin cefâsına dair ibretlik bir misal:

Alıntı:
Derler ki: Hallacı astıkları zaman şeriat ulularının fermanı şöyle idi: Hallaç darağacına çekilince Bağdat halkından her biri ona bir taş atacaktır. Herkes bir kaç mancınık taşı atmakla beraber dostlarını da bu işe zorladı. Çaresiz herkes buna katıldı.

Arada taş yerine bir gül demeti de atılmıştı. Hallaç derin bir inilti çıkardı feryada geldi. Bu hali seyredenlerden bir hayretle ondan sordu: Niçin o taş yağmurundan hiç bir ses çıkarmadın da bir gül demeti atılınca inledin? Bilmiyor musunuz ki, dedi, sevgilinin cefası çok çetindir.





_________________
239943
 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder Cevap Gönder 1. sayfa (Toplam 3 sayfa) [Bu başlıkta 23 mesaj bulunuyor]
Sayfa::  1
« Önceki başlıkSonraki başlık »


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Bu foruma eklenti dosyaları gönderemezsiniz
Bu forumdaki dosyaları indiremezsiniz
TurkBoard çerezlerini temizle  
Oyunlar